“Ben her eserimde okuyucularımı, eğlenceli fıkralar arasında yüksek bir felsefeye çekmeye çalıştım.”
Hüseyin Rahmi Gürpınar
Türk yazınında, hayatını telif haklarıyla kazanan ilk yazarın Hüseyin Rahmi olduğunu söylüyor Selim İleri. Yaşadığı dönemde geçimini yazdıklarıyla sağlayan nadir yazarlardan biri. Yakup Kadri Karaosmanoğlu bir yazısında şöyle demiş: “Seyahatte Evliya Çelebi, tarihte Cevdet Paşa, romanda Hüseyin Rahmi”. Gerçekten de Hüseyin Rahmi Gürpınar, kalemi eline aldığı zamandan vefat ettiği 80 yaşına kadar yazı ile iç içe olmadığı bir dönem bulunmayan usta bir yazar.
Kendisi 45 romanı olduğunu söylüyor. Şu an bilinen 41 romanı mevcut. Tiyatro oyunları, hikayeleri, derlemeleri, tenkit yazıları ile birlikte, 60’lı yaşlarındayken yazdığı eser sayısı yaşını geçmiş olan, eserleri yok satan çok üretken bir yazar olduğundan, soyadı kanununda “Gürpınar” soyadını bilinçli olarak almış. Bu haberi yazan bir gazete, “Sahiden hangi pınar bu kadar gür akar?” diye soruyor.
Yazdıkları Osmanlı’dan genç Cumhuriyet’e geçişin tanığı adeta. Onun için, dört devirde yaşamıştır, ama eserlerinde üç devri konu almıştır, diyebiliriz. Sultan Abdülaziz döneminde doğmuş; 12 yaşına kadar Abdülaziz devri. Ama esas yazmaya başladığı, eserlerinin konusunu aldığı dönemler:
II. Abdülhamit dönemi (12-45 yaş arası); İttihat ve Terakki Devri (54 yaşına kadar) ve son olarak Cumhuriyet Devri (Arada Kurtuluş Savaşı’nın yaşandığı, İstanbul’un işgal altında olduğu bir geçiş dönemi de var). Yani Tanzimat sonunda başlıyor, Meşrutiyet’te yazıyor ve Cumhuriyet Dönemi’nde de devam ediyor. En çok Meşrutiyet ve Cumhuriyet döneminde yazmış. Ama Hüseyin Rahmi Gürpınar belli bir devirle sınırlandırılabilecek bir yazar değil; geçmişten geleceğe en çok okunan yazarlardan biri.
Hayatı: Aksaray’dan Heybeliada’ya (1864 – 1944)
Kadınlar Arasında Büyüyen Çocuk
Babası, hatta dedesi de asker. Babası Aydınlı Mehmed Said Paşa (ya da Mirliva Sait Paşa. Mirliva = bugün olmayan bir askeri rütbe; eski yerleşim birimi olan Liva’nın komutanı demek; fırka ile tabur arasında bir askeri birlik). Hüseyin Rahmi doğduğunda, babası hünkâr yaveri (Sultan Abdülaziz’in yaveri), sonra da Erzurum mevki kumandanı oluyor ama burada görevdeyken vefat ediyor. Okur-yazar bir kadın olan annesi Ayşe Sıdıka Hanım da Safranbolu kökenli. Hüseyin Rahmi daha 3 yaşındayken, annesi 22 yaşında veremden vefat ediyor (Hüseyin Rahmi, Nimetşinas adlı romanını annesine ithaf etmiş). Babası o sırada Girit’te görev yapıyor, Hüseyin Rahmi 6 yaşına kadar babasının yanında kalıyor ama babası evlenince onu İstanbul Aksaray’daki anneannesinin yanına gönderiyor. Babası sonra Erzurum’da görevdeyken 1888’de vefat ediyor.
Böylece Hüseyin Rahmi kadınların içinde anneannesini, teyzelerini, onların orta yaş ve orta yaş üstü kadın ahbaplarını, komşularını gözlemleyerek; el üstünde tutularak, büyük bir sevgiyle ama etrafında bir erkek model olmadan bir öksüz, bir yetim olarak büyüyor. Hüseyin Rahmi’nin anneannesi de son derece hazırcevap ve akıllı bir kadın. Hüseyin Rahmi eserlerinde de ironi ve mizah var, olayların komik taraflarını görebiliyor; bu bir yetenek tabii, ama belki de bu onun hayatla, yaşadıklarıyla baş etme yoludur. Eserleri mizah yüklü olmasına rağmen, bu mizah unsurunu hariç tutarsanız geriye kalan, acı. Aslında bu acı konuları, mizah çerçevesinde eleştirerek bize aktarmış.
Falakadan Kaçan Öğrenci
Okuduğu okullara baktığımızda, genelinde iyi okullar ama Hüseyin Rahmi, okuldan yana çok dertli. O devirdeki mahalle mekteplerinin durumunu eserlerinde de yazmış; eserleriyle bir devrin eleştirisini yapmış.
Küçükken Aksaray’da Yakup Ağa mahalle mektebine gitmiş. Burada 75 yaşını aşmış sinirli bir hoca falaka ile sopa ile çocukları okutmaya çalışıyormuş. Bu hocanın vefatından sonra yerine gelen hocayı da hiç sevememiş, hatta onu o okuldan alıp başka okula vermeleri için evdekilere rica etmiş; aldırmamışlar. Hüseyin Rahmi, hocadan kafasına falakayı da burada yemiş. Eti Senin Kemiği Benim’de şöyle diyor:
“Girit’te (4 yaşında) mektebe başlatıldım. 6 yaşımda İstanbul’a geldim. Yakubağa Mektebi’ne verildim. Burası mektep değil, o zamanın zavallı çocukları için falakaları, bambu değnekleri, sopaları, sırıklarıyla bir cezaeviydi. Büyüdükten sonra bile kapısından geçerken ürpermelere tutulmaktan kendimi alamazdım.”
Falaka öyküsünde/anısında da yine bu günleri hatırlatır şekilde yazıyor: Mahalle mektebindeyken yediği dayakla eve yaralı gidince anneannesi çok sinirlenmiş. Anneanne, biz bu çocuğa gül ile dahi dokunmuyoruz diyerek, ertesi gün torunu ile mahalle mektebi hocasına gitmiş. Şöyle devam ediyor öyküde:
“Haminnem kızının, yani asıl annemin vefatından sonra büyük acı ve sinir buhranları geçirmiş emotive (duygulu) bir kadındı. Öfkelenince onun sözünü, tahriklerini tutacak bir mülahaza (düşünce) ve nezaket barajı tasavvur olunamazdı…. Hazırcevaptı, nükteli söyler, karşısındakileri güldürürdü. Beni öksüz büyüttüğü için üzerime titrer, toz kondurmaz, pek kıymetli tutardı.”
[Bu arada ileride Mülkiye’de arkadaşı olacak olan Ahmet Rasim’in de çocukluk anılarını anlattığı “Falaka” adlı bir eseri var.]
Hüseyin Rahmi, Falaka öyküsünde yediği dayaktan sonra mahalle mektebinden nasıl alınıp Çıngıraklı Bostan’ın yanındaki bugünkü ilkokulların benzeri olan taş mektebe verildiğini, ardından da Pertevniyal Rüştiyesine/ortaokula (O zamanki adıyla Mahmudiye Rüştiyesine) gittiğini yazıyor.
Hüseyin Rahmi o sıralarda okuldaki duruma dayanamayıp sık sık okuldan kaçıyormuş. Baş edemiyoruz, bu çocuk okumayacak, dersleri çok kötü diye babasına mektup yazmışlar. Hatta yıllar sonra Heybeliada’da Hüseyin Rahmi’yi bir yazar olarak gören ve onun çocukluğundaki mektep kaçkını hallerini bilen yaşlı bir kadın, “Rahmi, senin şöhretli bir romancı olduğunu işitiyorum. Sen bucak bucak mektepten kaçardın; ne vakit okumayı yazmayı öğrendin de meydana bu kadar eser getirdin?” diye sormuş.
Yine bu okul konusu yüzünden evde kopan hengâme sırasında, Hüseyin Rahmi büyük teyzesinin evine kaçmış. Onu eniştesinin karşısına çıkarmışlar. Birçok nasihatten sonra tahsilinin derecesini anlamak için eniştesi önüne hokka, kalem koymuş; gazeteden dikte etmeye başlamış. Eniştesi okuyor, Hüseyin Rahmi yazıyormuş. Sonra yazdıklarını kontrol ettiğinde hemen büyük teyzeyi çağırarak şöyle demiş:
“Hanım, yarım sütun yazıda bir tek imla yanlışı yok. Ben bu çocukta mektep kaçağı hali göremiyorum; bunda anlaşılmayan bir sır var.”
Bunun üzerine Hüseyin Rahmi daha fazla gözyaşlarını tutamayarak mekteplerin tahsil evi değil, ceza yeri olduğunu anlatmış.
Bunun üzerine Rüştiyenin 2. sınıfındayken, zekâsıyla dikkatini çektiği ve takdirini kazandığı tarih öğretmeni Abdurrahman Şeref Bey’in de teşvikiyle, şimdinin Mülkiye Mektebi’ne kaydolmuş. Burası, sınavla devlet dairelerine katip yetiştirmek üzere açılan Mekteb-i Maarif-i Aklâm (ya da Mahrec-i Aklâm) denilen bir okul. Yalnız Mülkiye Mektebi’ne 18-25 yaş arasında öğrenci alıyorlarmış. Hüseyin Rahmi 14 yaşındaymış. Okul, yaşı küçük olduğu için önce kabul etmek istememiş. Ama Tarih öğretmeni yaşını büyük gösterince kabul edilmiş. Hüseyin Rahmi, “Artık burada falaka yoktu” diyor.
İki yıl Mülkiye Mektebine devam ediyor. Orada gördüğü hikmet (felsefe), kimya, doğa tarihi derslerinin gelişmesine çok faydalı olduğunu söylüyor. Arkadaşı Ahmet Rasim de burada öğrenciymiş. Ama Hüseyin Rahmi 2. sınıftayken hastalanıyor ve ciğerlerinden kan gelince, verem endişesiyle 1880 yılında okuldan ayrılıyor -çünkü annesini de bu hastalıktan kaybetmişlerdi. 1880’de okulu bırakmak zorunda kalıyor (16 yaşında). Kısa süreliğine Yanya’da hasta olan babasının yanına gidiyor; orada bir Fransızca öğretmeninden dersler alıyor. Bireysel olarak da çalışıyor. Zaten Hüseyin Rahmi otodidakt bir yazar, yani kendi kendini yetiştiren bir yazar. İstanbul’a döndüğünde, evde de kendine bir ders programı oluşturarak kendini geliştirmiş. Hatta fazla çalıştığından anneannesi, teyzesi lambasını söndürerek zorla dinlenmeye gönderiyorlarmış.
“Ağzı Süt Kokan” Romancı
Evdekiler onun yazar olmasını istemiyormuş. Anneannesi “Mâbeyinci” (Padişahın özel kalem müdürü) olmasını, teyzesi de “Âmedî-i Dîvân-ı Hümâyun Kalemi”nde (yani Divan kâtiplerinin şefliğinde) çalışmasını isterlermiş. Hüseyin Rahmi Ahmet Mithat Efendi gibi olacağım dedikçe, anneanne ve teyzesi de kahkahalarla “Onun gibi olmak senin ne haddine… O doğuştan büyük adam, sen abuk sabuk şeyler karalıyorsun. Derslerine çalış” derlermiş.
Yanya’dan dönüşte devlet memurluğuna başlamış. Zoraki yaptığı memurluğu farklı yerlerde toplam 15 yıl sürmüş. Adliye Nezâreti (yani Adalet Bakanlığı) Ceza Kalemi’nde memur, Ticaret Mahkemesi’nde âza mülâzımı (üye yardımcısı) olmuş. Bu görevde fazla duramamış, istifa edip Şık (basım 1889) romanını 18 yaşında yazmış.
Ama edebiyatla ilişkisi çok daha erken yaşlarda başlamış. Daha Hüseyin Rahmi 4-5 yaşlarındayken eve gelen komşu kadınların, özellikle de Pembe Hanım adındaki bir kadının anlattığı masal ve hikayeler ile dolaylı yoldan edebiyata ilgi duymaya başlamış. Hayalgücü oldukça gelişmiş; özellikle yanında büyüdüğü kadınlar arasında, Suriçi İstanbul çevresinin renkli ve canlı diliyle anlatılan masallarla, hurafe ve bâtıl inançlarla, çevresindeki aşk ve cinayet hikâyeleriyle zenginleşmiş. “Babam da şairdi, birçok şiiri vardı” diyor Hüseyin Rahmi ve daha küçük yaşlarda, 9-10 yaşlarında yazmaya heves etmiş. Henüz 12 yaşındayken kaleme aldığı “Gülbahar Hanım” adlı piyesi diğer bazı kitaplarıyla birlikte Aksaray yangınında yanmış.
İlk makalesi İstanbul’da Bir Frenk, 1887’de Ceride-i Havadis’te yayımlanmış. “Yazı hayatım böyle başladı” diyor. Onu Tercüman gazetesine çağırıyorlar. O zamanın birçok Osmanlı genci gibi bilim-fen konularına da merak sarmış. Saadet gazetesinde “Kısm-ı Fennî”yi (Bilim Bölümünü) idare eden Beşir Fuad’ın bazı yazıları üzerine çıkan tartışmalara, ilk yazı denemeleriyle katılmış. Bu yazılar üzerine Beşir Fuad, “Bu çocukta espri komik var, dikkat edin” demiş. 24 yaşındayken (1888), o günlerin yanlış Batılılaşma meselesini ele aldığı ilk romanı “Ayna” Ahmed Mithat Efendi’nin Tercümân-ı Hakîkat gazetesinde tefrika edilmeye başlanmış; daha sonra Şık adıyla kitap olarak basılmış (1889).
Şık kitabının basılışıyla ilgili anısı şöyle:
Sen Kim Bunu Yazmak Kim?
Hüseyin Rahmi yazı alemine ilk adımı saydığı “Şık” romanının ilk yarısını Ahmet Mithat Efendi’ye göndermiş, yazısı beğenilmiş, Ahmet Mithat Efendi onu yanına çağırmış. Ama Hüseyin Rahmi’yi karşısında toy bir delikanlı olarak görünce yazıyı onun yazdığına inanmamış, alaylı bir tonla
“Oğlum senin ağzın daha süt kokuyor, bu roman usta işi. Senin ne kalemin ne yazma yeteneğin ne tecrüben ne görgün bunu yazmaya müsait değil. Bu işi yalnız başına başaramazsın. Sana bir yardım eden var. Pederin mi, abin mi, arkadaşın mı söyle?”
Hüseyin Rahmi, Ahmet Mithat Efendi’nin sözlerini de işte babasının yaraladığı böyle bir yürekle dinlemiş. Koca Ahmet Mithat Efendi’nin aynı ithamı karşısında küçüldüm küçüldüm, hiçbir söz bulamadım. Nihayet gözlerimden dökülen iki damla, hazin bir cevap yerine geçti. Bu saf, samimi, masumane ağlayışım Efendi’ye dokundu. “Ağlama ağlama, inandım. Fakat böyle güzel başlayan eserlerin bazen sonu iptidasına uymayıverir. Bunu tamamla” demiş. Hüseyin Rahmi romanı Ahmet Mithat Efendi’nin isteğine göre bitirmiş, Efendi sonunu da beğenmiş (Aslında eserin son sayfasını Ahmet Mithat Efendi yazmış demek daha doğru olur). Hüseyin Rahmi fıkralar, makaleler yazmaya da başlamış. Efendi, Hüseyin Rahmi’yi “veled-i manevisi” yani manevi evlat edindiğini gazetesinde ilan etmiş. Şık, Tercüman’da tefrika edilmiş. Çok rağbet görmüş. Hüseyin Rahmi bu rağbetin nedenini Ahmet Mithat’a sorunca şu cevabı almış.
“Oğlum, senin kafanda daha çok şeyler doğacak gibi görünüyor. Eserin en büyük fazileti okuyanları kahkahalarla güldürmesidir.”
Bu resmi kime çizdirdin?
Hüseyin Rahmi, Ahmet Mithat Efendi ile yaşadığı olaylar gibi çok olay yaşamış. Mesela “Rüştiyede ilk resim dersine girdiği gün hoca çizmeleri için bir konu vermiş: Koca bir araba resmi. Diğer çocuklar defterlere yapıp götürmüşler. Hüseyin Rahmi de büyük bir kağıt parçasının üzerine atlı araba çizmiş götürmüş. Hoca, Hüseyin Rahmi’nin resmini görünce, bunu onun çizdiğine inanmamış. “Kime yaptırdın bu resmi” demiş. Ben yaptım ısrarı üzerine “Al kalemi eline bir daha at resmi çiz de görelim” demiş. Hüseyin Rahmi de atı ayaklarından başlayarak çizmiş. Sonunda öğretmeni “Yeter anladım, aferin” diyerek takdir etmiş.
Bir ara aileye ait bir arsa satıyorlarmış. Hüseyin Rahmi’nin sözlü olarak da bunu tapu dairesinde bildirmesi gerekiyormuş. Tapu dairesindekiler onu görünce, “Bu çocuğun ağzı süt kokuyor. Haydi dışarıya” demişler, göndermek istemişler. Hüseyin Rahmi yaşının küçük olmadığına görevlileri zar zor ikna etmiş.
Bu anıların ötesinde işin özü, Ahmet Mithat Efendi Şık kitabının ilk yayıncısı ve kitabın son sayfasının da yazıcısı olmuş. Kahraman Şatırzâde Şöhret’in (yani Şatıroğlu Şöhret’in) sonunu o belirlemiş. Hüseyin Rahmi: “Şık çocukça bir şeydir, fakat talihi mi açıktır nedir, beğendiler” diyor.
Gazeteler, Sansür ve Şöhret
Sonrasında Hüseyin Rahmi’nin yazı dünyasına girişi çok sağlam oluyor; Ahmet Mithat Efendi’nin Tercümân-ı Hakîkat’ının maaşlı yazar kadrosunda devam ediyor. Ahmet Mithat Efendi, manevi oğlu ilan ettiği Hüseyin Rahmi’yi çok seviyor. Hatta kızıyla bile evlenmesini istiyor. Hüseyin Rahmi kibarca reddediyor. Ama sonuna kadar baba-oğul ilişkisi hep sürüyor. Sonra İkdam ve Sabah gazetelerinde de çalışıyor. İkdam gazetesinde yazdığı sıralarda, matbaa çeşitli baskılara maruz kaldığından, 1893 yılında Nâfia Nezâreti (yani Bayındırlık Bakanlığı) Tercüme Kalemi kâtipliği yapmak zorunda kalıyor. Yine de İkdam’da da tercümeler yapmış. Ama asıl eserleri bundan sonra yazmaya başlamış. İffet, Mürebbiye gibi… Mürebbiye onu şöhrete ulaştıran ilk büyük eseri olmuş. Hatta 1919’da filme de çekilmiş ve Türk sinema tarihinde sansürlenen ilk film “Mürebbiye” olmuş. Çünkü İstanbul’daki İşgal kuvveti Fransız subay, romandaki uygunsuz davranan mürebbiye Fransız olunca, gösterimi yasaklatmış.
1903-1908 arası, yani II. Meşrutiyet’e kadar bir süre yazmıyor (yazıları bir yerde basılmıyor). 1908’den sonra II. Meşrutiyet’in ilanı ile birlikte yayın serbestisi gelince, Bakanlık’tan ayrılıyor ve geri kalan 36 yıl boyunca hayatını yazı yazarak kazanmaya başlıyor. Mülkiye’den arkadaşı Ahmet Rasim ile birlikte 1908’de “Boşboğaz ile Güllabi” adlı bir mizah dergisi ve İbrahim Hilmi patronluğunda Millet adlı bir gazete çıkarıyor. Boşboğaz ile Güllabi, haftada iki kere yayımlanan, seçilmiş haberlerin hicvedildiği, Karagöz-Hacivat misali, Boşboğaz’ın akıllı ve gözlemci, Güllabi’nin daha saf ve eğitimsiz olduğu, diyalogların geçtiği bir dergi aslında. Ama sahipleri mahkemeye verilince ve üstüne Hüseyin Rahmi de o sıra böbreklerinden rahatsızlık geçirince, Boşboğaz 36. sayısında kapatılmak zorunda kalınıyor. Millet Gazetesi de siyasi nedenlerle kapanıyor.
Bu arada Hüseyin Rahmi iyice ünleniyor. Sabah gazetesinde Şıpsevdi, Kuyruklu Yıldız Altında Bir İzdivaç ve Ziya gazetesinde Sevda Peşinde tefrika ediliyor; bu eserler onu tekrar gündeme getiren ilk eserleri oluyor.
Eserleri çok talep görüyor, çok satıyormuş. Korsan basımlarını bile yapmışlar. Malumat gazetesinin sahibi Baba Tahir, İkdam’da basılan tefrikaları birebir kendi gazetesinde yayımlıyormuş. Hatta İkdam’dan önce davranıp, roman olarak basıp satıyormuş. “O zaman Baba Tahir’in bu açıkgözlülüğüne itiraz edebilmek için elimde bir vasıta yoktu. Hangi kanuna dayanarak dava açabilirdim?” diyor Hüseyin Rahmi. İffet için, “Gayri kanuni çok basıldı. Davaya kalksanız, siz haksız çıkardınız” diye ekliyor.
Heybeliada’da Bir Münzevi
Neredeyse ömrünün yarısını Aksaray’da yaşamış. Sonra insanlardan kaçmak için hayatının yaklaşık son 40 yılını geçirdiği Heybeliada’ya taşınmış, 10 yıla yakın kiracı olarak oturmuş. Ev sahibi ile anlaşamayınca, 1912’de kendi köşkünü yaptırmış. Bu köşkteki yılları, yengesi Aliye Hanım ve Aliye Hanım’ın kızı Safter Hanım’la geçmiş. Heybeliada’daki evini öyle bir yere yapmış ki, adanın en yüksek yerlerinden birine. Ancak kanat takıp uçarak gidebilir bir insan. Herkesten uzak yaşamak istemiş. Hatta onunla görüşmek isteyen bir gazeteci zorlukla çıktığı evi gazetede tarif ederken şöyle diyor: “Üstat kitaplarının irtifaında, daha doğrusu kitaplarının üzerinde oturuyor” (Bu arada Heybeliada’daki köşkü, Şıpsevdi’den aldığı telif ücretiyle yaptırmış. O zamana kadar yazdığı eserlerle popüler olup bu derece yüksek telif ücreti alan yok).
Özel hayatında çekingen, izole yaşamayı seçmiş. Heybeliada’daki köşkünde münzevi bir hayat yaşamış. Eserlerinin özünü İstanbul’un sokakları, evleri, insanları oluştursa da, bu şehre tahammül edememiş. İstanbul’a indiği günler sıkılıp, yadırgayıp hemen Heybeliada’ya geri dönmek istiyormuş. Ömründe ancak bir defa, en fazla Selanik’e kadar seyahat etmiş. Son yıllarındaki Mısır seyahati hariç. Çünkü çocukluk arkadaşı Miralay Hulusi Bey 1933 yılında vefat ettiğinde, Hüseyin Rahmi düştüğü sıkıntıdan sıyrılabilmek için Prens Abbas Halim Paşa’nın davetiyle Mısır’a gidip bir süre kalmış. Bu ziyaret hariç hep İstanbul ve çevresinde bulunmuş.
Yalnız Hüseyin Rahmi çocukluğu ile ilgili şöyle bir anısını anlatıyor: Sadece bir yaz çocukken Gebze’ye gittiklerinde, dar-sıkışık bir mahallede oturmuşlar. Mahallenin kadınları sık sık kavga ederlermiş. Çocuk Hüseyin Rahmi de pencerenin kenarına oturur, hayran hayran onları dinlermiş. Söyledikleri şeyler çok tuhafına gitse de tüm teferruatıyla aklında tutarmış. Sonra bunları romanlarında, hikayelerinde kullanmış. Çocukken Aksaray’da otururlarken de, orada koyu bir mahalle hayatı görmüş. Okuma yazma öğrendiği günden itibaren kadınlar her gün evlerine haber yollarmış, gelsin bize mektup yazsın diye. Mahallenin katibi gibi olmuş. “Kadın ruhunu, isteklerini, sırlarını ilk defa bu mektuplar bana öğretti” diyor.
Kibar bir muhit içinde oturup, insan içine çıkmayıp eserlerinde mahalle hayatını çok güzel yazabilmiş. Bu insan içine çıkmaktan hoşlanmayıp, insanları bu kadar iyi yazması ile ilgili diyor ki “Gözlerim ve zihnim kuvvetlidir. Gördüğümü zapt ederim. Dinlediğimi unutmam”. Bir gördüğünü bir daha unutmayan bir hafızası var. Hatta bir saraylı, okuduğu bir Hüseyin Rahmi romanından dolayı onu Sulukule’de oturuyor sanmış. O zamana kadar hiçbir Türk romanında, çingenelerin hayatı ile ilgili bir şey yazılmamış. Halbuki Hüseyin Rahmi bu romanı yazarken aylarca Sulukule’ye gitmiş, notlar almış. “Çeribaşı en fazla konuştuğumuz adamdı” diyor.
1930’da düzenlenen Güzellik Yarışmasında jüri üyesi de olmuş; Mübeccel Namık Hanım’ın birinci olduğu güzellik yarışmasında. Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin V. ve VI. döneminde yani 1935-1939 ve 1939-1943 yılları arasında Kütahya milletvekilliği yapmış.
8 Mart 1944’teki vefatının ardından yine Heybeliada’ya defnediliyor, arkadaşı Ahmet Rasim’in mezarı da yine aynı yerde kendisine 30-40 metre uzaklıkta.
Yazarın Dünyası
Titizliği ve Merakları
Mikroptan korktuğu için eldivensiz sokağa çıkmıyor. Kendi evinin kapısını bile kıyafetinin (ceketinin) eteği ile tutuyor. Tokalaşmaktan hoşlanmıyor. Boşboğaz ile Güllabi Gazetesi’ni çıkardıkları sırada yaşadığı böbrek rahatsızlığı geçtikten sonra, 44-45 yaşlarında doktor tavsiyesi ile bisiklet kullanmaya başlıyor; 70 yaşına kadar bisiklet sürüyor. Ancak en büyük zevki yürümek. Fotoğraf çekmeye ilgi duymuş. Güzel keman, piyano ve ud çalıyor. İyi bir ressam, birçok tablosu var. Hiç ders almadan yağlı boya resimler –özellikle de portreler- yapmış. Heybeliada’daki evinin planını da kendisi çizmiş. Mükemmel derecede yemek pişiriyor, reçel ve dondurma yapıyor. Öyle ki dostları arasında reçelleri, romanları kadar meşhurmuş. Papyon ve kravat kullanmayı çok seviyor, bunlardan oluşan bir koleksiyonu var. Eve gelen misafirin yanına mutlaka tıraş olup elbisesini giydikten sonra çıkıyor. Bahçesinde kendi yetiştirdiği çiçeklere özenle bakıyor.
Aldanmaktan korktuğu için hiçbir şeye kolay kolay inanmıyor. Hüseyin Rahmi’nin, Pozitivist bir bakış açısı var denilebilir; onun düşünce dünyasının merkezinde akıl ve olgular var. Hayvanlar arasındaki doğadaki güç ilişkisi nasılsa, insanlar arasında da böyle bir güç ilişkisi olduğunu söylüyor.
Okuduğu Kitaplar, Sevdiği Yazarlar
İlk okuduğu kitap Alexandre Dumas’nın Monte Kristo Kontu kitabı olmuş. Jules Lermina’nın Lord Hop kitabı ve özellikle Ahmed Mithat Efendi’nin Hasan Mellâh ve Paris’te Bir Türk adlı romanlarının etkisi altında kalmış. 19-20 yaşlarındayken, komşuları Vidinli Tevfik Paşa, aralarında 92 ciltlik Voltaire külliyatının da bulunduğu Fransızca eserlerden oluşan kütüphanesini ona hediye edince, birdenbire kütüphanesi zenginleşmiş ve bundan sonra hayatı boyunca yerli romanlara ilgi göstermemiş. Sevdiği, hayran olduğu eserler hep Batı edebiyatından olmuş, özellikle de Fransız romanları.
İlkin Balzac, ardından Paul Bourget, Maupassant, Anatole France, Alphonse Daudet’yi seviyor. Alfred de Musset’nin emsali olmadığını düşünüyor. Filozoflardan Voltaire, Schopenhauer, Nietzsche, Hoffmann’ı sayıyor. Türklerden Yakup Kadri’yi özellikle üstün tutuyor. “Yakup Kadri Bey’in eserlerinde ecnebi lisanlarda okuduğum büyük eserlerin kuvvetini bulurum” diyor. Reşat Nuri, Halide Edip gibi isimleri de sayıyor.
Nasıl Yazıyor?
Çalışırken evde kalabalık istemiyor. Gece dinlenip, yalnız sabahları yazıyor. Çıt çıksın istemiyor. Hatta onunla röportaj yapan gazeteci diyor ki “Bize kahve getiren hizmetçinin yürüyüşüne dikkat ettim. Uyuyanı uyandırmamak ister gibi yürüyor”. Hüseyin Rahmi “Gürültüden o kadar nefret ederim ki, ben yukarıda çalışırken alttaki odaya da kimsenin girmesine, dolaşmasına tahammül edemem… Hatta ben çalıştığım müddetçe sofadaki saatin işlemesi yasaktır” diyor. Lodoslu havalarda kesinlikle yazamıyor. Yazarken karşısında gördüğü manzara çok önemli, pencereden baktığı zaman mutlaka ufuk karşısında açık olmalıymış. Yani yazarken mutlaka ufuk çizgisini görmesi gerekiyor.
Geniş kağıtlara yazıp kağıdın kenarını hep boş bırakırmış ve buralara da unuttuğu, ekleyeceği kısımları not alırmış. Günde en az 3 en fazla 7 sayfa yazarmış. Aklına gelenleri de kağıdın arkasına not edip, ertesi gün bunlara göz gezdirip yazmaya devam edermiş. “45 romanımı böyle yazdım” diyor.
Kendi başına gelmediği halde olayları yaşamış gibi anlatıyor. “Kendi gördüklerime pek fazla ehemmiyet verir; vapurda, tramvayda hemen not alırım” diyor. Detaylı bir plan yapmasa da romana başladığı gün romanın sonucunu zihninde kestirirmiş. Sonlara doğru başka bir şey aklına gelirse, eski sonuçta ısrar etmezmiş.
Hiçbir Akıma Girmeyen Yazar
Hiçbir edebi akıma dahil olmamış. Hüseyin Rahmi, Ahmet Mithat Efendi gibi “halk için roman” geleneğine bağlı kalmış. Tamamıyla şahsi denebilecek eserler yazmış. Eserlerinin konusunu tamamen halktan seçmiş; olayları gerçeğe uygun veya gerçekleşebilir olaylar arasından almış. Amacı halkı eğitmek ve zihin yapısı bakımından belli bir seviyeye getirmek. Şahabettin Süleyman gibi kişiler onu eleştirmiş. Şahabettin Süleyman ve diğerleri, “Gulyabani-Cadı vb. eserlerini ciddi bir sanat eseri olarak görmediğini, Hüseyin Rahmi’nin çalakalem yazdığını”, “toplumu sanatının merkezine koymasını” ve “halkçı bir anlayışla, yalnızca toplum için yazmasını” konu ederek tenkit yazıları yazmışlar. Hüseyin Rahmi de cevaben:
“Halk için edebiyat olamazmış… Ne hezeyan! Halk bilgisizlik/cehalet içinde boğulsun, koca bir millet mahkum-i zeval olsun (yokluğa mahkum olsun), biz karşıdan seyre bakalım öyle mi?” diye başlayan yazılar yazıyor ve ekliyor, “Gulyabani ve Cadı basit ise çok şükür kimsenin kalemini tutan yok. Daha iyisini yazsınlar, görelim. Ortaya kıymetli bir eser koymadıkça inatla yüzünü buruşturmak boşunadır.” Hüseyin Rahmi’ye göre edebiyat seçkinler için değil, halk için yapılır. Bunun için de sade bir dil benimsenmelidir. Gerçekten de zamanının yazarlarına kıyasla, dili bugün bile anlaşılır sadelikte. Halkın içinde olmayan ama halkı çok iyi yansıtan bir romancı. Bu yüzden hiçbir edebi akıma katılmamış.
O devrin edebi akımı Servet-i Fünun. Son derece süslü ve sanatlı, Arapça ve Farsça sözcüklerle yüklü bir dil kullanılıyor. Hüseyin Rahmi niye Servet-i Fünun’a dahil olmadığını şöyle anlatıyor:
“Tevfik Fikret’le komşuyduk. Sokakta selamlaşırdık. Bir gün bana haber göndermiş, ‘Niçin bizimle çalışmıyor?’ diye. Aralarında Hüseyin Cahit, Ahmet Şuayip, Halit Ziya vardı. O cereyana katılmak (iltihak etmek),… bir kanun içine girmek demekti. Halbuki ben, daima hür ve serbest olmak isterdim.”…. “Böyle bir şey olsaydı hem mevzularını hem üsluplarını taklit edeceğim şüphesizdi… Üslupçuluğu hiç sevmem.”
Hüseyin Rahmi kendi üslubu için şöyle diyor:
“Ne eskilere ne de yenilere benzeyen, kendine özgü, açık, sade bir üslubum vardır. Eserlerimde anlaşılamayan bir cümle olamayacağı gibi, aklımın ermediği konulara da girişmem.”
İnsan Yaratma Ustalığı
Hüseyin Rahmi’nin asıl başarısı, tip ve karakter yaratmadaki ustalığından geliyor. İyi bir gözlemci olmasının avantajlarından da faydalanarak, romanlarında toplumun her kesiminden insana yer veriyor. Hüseyin Rahmi’de, çok sesliliğe ulaşma isteği var. Ahmet Hamdi Tanpınar bir yazısında şöyle diyor
“Türk yazısında hakiki konuşma Hüseyin Rahmi ile başlar. Onda her cins konuşma vardır. Hüseyin Rahmi’nin büyük kuvveti, insan yaratmasını bilmesidir…… Asıl edebiyatımıza sokak, onunla girmiştir.”
Hüseyin Rahmi’nin kadın karakterleri de çok önemli. Selim İleri, Hüseyin Rahmi’nin döneminde toplum üzerinde çok etkili bir yazar olduğunu söylüyor. Hatta Selim İleri’nin dedesi ah vah ettiği bazı hanımları anlatabilmek için “Tıpkı Hüseyin Rahmi’nin hanımları gibi” dermiş. “Bu aslında çok iyi (anlamda) bir tespit değildi, övgü yerine geçmeyen ama sövgü de olmayan meçhul bir şeydi” diyor Selim İleri. Yine Selim İleri’nin aktarımıyla: Yakup Kadri Hüküm Gecesi romanındaki konağı ve içindeki insanları anlatabilmek için kitaptakilere “Tıpkı Hüseyin Rahmi’nin romanları gibidirler” diyor; konakları Hüseyin Rahmi’nin konaklarına ve insanlarını da Hüseyin Rahmi’nin mirasyedi, kötücül kahramanlarına benzetiyor.
Eserlerinde Türkiye ve Dünya
Özellikle I. Dünya Savaşı ve ardından yaşanan Ekonomik Buhran’ın etkisiyle, toplum bunalım geçiriyor; bir toplumsal değişim yaşanıyor ve bu değişime adapte olmaya çalışırken yozlaşma meydana geliyor. Hüseyin Rahmi de bu toplumsal çöküşün ahlaki kaygıları değiştirdiğine, bir çürümeye götürdüğüne; hayata ait bazı zevklerle insanı avunmaya sürüklediğine sık sık vurgu yapıyor. Aslında aksayan yönleri karikatürize ederek, kahramanlar aracılığıyla küçük bir toplum panoraması çiziyor. Bu yozlaşmayı engelleme yolunun, toplumdaki refah seviyesini yükseltmek olduğunu sezdiriyor.
Kısacası eserlerinde toplumun yaşadığı zorlukların temelinde Ekonomik sorunları ve kadının ezilmesi sorununu görmüş. İşsizlik, çalışmamak ve ekonomik olarak bağımlı olmak… Niyazi Berkes, Türk toplumunda kadın özgürlüğünün ancak ekonomik olanakların elde edilmesiyle mümkün olabileceğini, ilk kez bir romancı saptamıştır, bu kişi de Hüseyin Rahmi Gürpınar’dır, diyor. Kendisi üst sosyal kesime mensup olsa da tanık olduğu bu gerçekleri halk için yazmış.
Ayrıca romanlarındaki tarihi dokuyu efsaneleştirmeden anlatmaya çalışmış. Refik Ahmet Sevengil, Hüseyin Rahmi’nin İstanbul’da 19. yüzyıl sonlarındaki bütün tipleri, romanlarına aksettirmiş olduğunu söylüyor. Eğer Hüseyin Rahmi yazmasaydı, o yıllarda insanların nasıl yaşadığı, ne giydiği, ne içtiği, ne yediğinin bilgisinden mahrum kalacaktık, diyor. Çünkü o yıllarda herkese ulaşabilen gazete, sinema gibi araçlar yok. Hüseyin Rahmi tüm bunları tek başına romancı sezgisiyle yakalayıp romanlarına yansıtmış.
Hatta vefatından sonra Refik Halit Karay, “Yeni tip İstanbul’u ve İstanbulluyu Hüseyin Rahmi bize tasvir edemedi; başkası da bu işi henüz yapamadığı için sosyal hayatımızın o kısmı hemen tarihsiz, tarihçisiz kaldı” diyor.
Ayrıca dünyanın neresinde ne gerçekleşiyorsa, oturduğu yerden haberi olmuş. Bugünkü gibi kitle iletişim araçlarının olmadığı bir ortamda, hem Türkiye’de hem dünyada güncel haberleri günü gününe takip etmiş. Örneğin:
- Halley Kuyruklu Yıldızı Batı’da tespit edilir edilmez, burada hem tevatürle hem tüm bilimsel gerçekliğiyle eserinde yazmış ya da
- Hakka Sığındık’ta (1910) o zamanın Covid’ini –İspanyol Gribi’ni- devlete ve topluma yansımalarıyla eleştirel şekilde yazmış. Bu kitapta ciddi bir İttihat ve Terakki eleştirisi de var.
- Birçok filozofu da eserlerine ilk alanlardan biri Hüseyin Rahmi. Nietzsche’nin büyük bir hayranı. Hatta Nietzsche’nin hayatının son yıllarında kendini kaybetmesi, Hüseyin Rahmi’nin romanlarındaki delilikle-velilik arasında gidip gelen karakterlerine de ilham olmuş (Ömer Öztürk’ün ifadesiyle). Schopenhauer, Durkheim, Voltaire, Mollier ve Émile Zola da üzerinde durduklarından; yazım şekli özellikle Mollier’e çok yakın. Hüseyin Rahmi Émile Zola’nın yazı biçimini takdir etse de, natüralist Zola’yı değil daha çok realist Maupassant’ı ve Anatole France’ı beğendiğini söylüyor.
- Batı edebiyatını, insan psikolojisini, spiritüalizm gibi yeni konuları çok iyi takip eden ve bunu büyüklenmeden halk dili ile yazabilen bir yazar. Hatta Türk edebiyatında -edebiyat ve parapsikoloji konusunda- daha olgun örneklerini göreceğimiz şekilde, Ahmet Hamdi Tanpınar’ın bazı hikayelerine ve Peyami Safa’nın bazı romanlarına da kapı aralamış.
Anlatının ortasında konu dışına çıkıp, bir deneme ya da makale yazarı gibi okura düşüncelerini aktarıyor (Oğuz Atay’ın bunu ilginç bulduğunu söylüyor Ali Poyrazoğlu). Hüseyin Rahmi de sanki geçmişten geleceğe bir cevapmış gibi diyor ki:
“Eserlerimde fazla felsefe yaptığımı söylüyorlar. Fakat herkes kupkuru felsefe okur mu? Halka onları okutmak için parça parça vermeli.”
Hüseyin Rahmi Batı romanının bir kalıp halinde bizde karşılığının olmayacağı düşüncesinde. Onun yazdıklarında acı olsa da, bu acıyı komik bir şekilde insana mutluluk verircesine yazmış. Onun ana kaynakları Karagöz, Meddah ve Ortaoyunu. Yazıları açık, özgür ifadeli ve esnek. Yazmaktan çok mutlu olmuş, hayatının en tepesine yazıyı koymuş. Milletvekili olduğu yıllar dışında sürekli yazmış.
Toplum, Kadın-Erkek ve Din Üzerine
Değişimin olmasını istediği konular şunlar:
- Toplumsal adalet: O dönemin nabzını tutacak şekilde siyasi-ekonomik görüşleri takip ediyor ve bu görüşleri romanlarında işliyor. Örn: Şıpsevdi’de sermaye sorununa değiniyor. Ama eserlerinin sonunda –zengin olsun fakir olsun hiç farketmez– genel olarak insanın doğasının çok aydınlık olmadığı, fırsatını bulduğunda dolandırmaya yakın olduğu, her an kendini kaybedebileceği sonucuna varıyor. Çok da umutlu bir portre ortaya koymuyor, Ahmet Mithat Efendi’den farklı olarak. Halkçı olarak görünse de insanı, insanın gelebileceği noktaları çok eleştiriyor.
- Kadın-Erkek ilişkisi: Bu konuya akılcı ve taraf tutmadan yaklaşılması gerektiğini söylüyor. “Her iki taraf da ikiyüzlüdür, insanlar aldatmaya müsait varlıklardır. Bu olumsuzluğu kabul edebilirlerse gelişebilirler, olgunlaşabilirler” diyor. Kadınlar hakkında çok da olumlu düşünmüyor. Bir kadının konuşmasına dahi tahammül edemiyor. “Evlilik tabiatıma uygun değildir” diyor. Ancak her iki cinse de eşit mesafede. Aslında Hüseyin Rahmi’nin İnsanlara bakışı şöyle, Fazla insan sevmiyor. “İnsan ırkı sağlam bir ırk değildir. Ama insan ırkının ahlaksızlığa eğilimli olması bir gerekçe değildir. Kendini sürekli olarak terbiye etmelidir” diyor. İnsanların dalavereci, hileci olduğunu çoğu eserinde vurguluyor. Mizah dolu olmasına rağmen, bu açıdan oldukça karamsar bir yazar. Bu şekilde aslında okuyanlara, insanların nasıl olması gerektiğini değil, nasıl olmaması gerektiğini yazıyor.
Toplumsal dertlerimizin çoğunun nedeninin doğa yasaları ile toplumsal normların aynı doğrultuda gitmemesi, uyuşmaması olduğunu söylüyor. Mesela; evlilik insan doğasına aykırıdır, diyor.
Din: Deli Filozof’ta bu konu ile ilgili fikirleri yer alıyor, ilginç fikirler.
Romanları: İstanbul’un Yarım Asrı
Eserlerinde sokak sokak, mahalle mahalle II. Meşrutiyet devri İstanbul’unu bütün özellikleriyle yansıtıyor. Onun bu devre ait romanlarında İstanbul’un büyük konak ve yalılarında yaşayan zengin insanlarından kenar semtlerdeki fakir halka varıncaya kadar paşalar, beyler, efendiler, dadılar, mürebbiyeler, alafranga züppeler, deliler, tulumbacı, yankesici, üfürükçü, külhanbeyi, dalkavuk, dilenci gibi toplumun hemen her kesiminden yüzlerce insan yer alıyor. Cumhuriyet öncesi yılların atlı tramvaylarını, Kâğıthane gezilerini, Şehzadebaşı’ndaki ramazan eğlencelerini, yani bütün İstanbul folklorunu ve geçen yüzyılın sonlarından 1930’lara kadar gelen yarım asırlık sosyal hayatı en ince ayrıntıları ile romanlarında bulmak mümkün. Dönem olarak:
- 1901 yılına kadar olan ilk dönemde, Batılılaşma ve kadın-erkek ilişkilerine yer vermiş.
- 1908’den sonra batıl inançlar konusunu işlemeye başlamış.
- 1919’dan sonra da batıl inançlar konusuna devam etmekle birlikte, suç ve ceza konusuna da değinmiş.
Aslında II. Meşrutiyet’te iken ondan önceki dönemi eleştirmiş; Cumhuriyet’le birlikte de II. Meşrutiyet’teki aksaklıkları eleştirmiş.
Ancak Anadolu konulu yazıların popüler olduğu zamanlarda bile, yazılarında Anadolu’dan bahsetmemiş. Bir tek Eşkıya İninde adlı romanı, İstanbul dışında Değirmendere’de (Kocaeli’de) geçiyor. Refik Halit Karay diyor ki
“Eğer İstanbul dışına çıkmak imkanını bulsaydı, şehir gibi köylü ve memleketi de görebilecek, gördüğünü tespit edecek, hem hizmetini genişletmiş hem de o yerlere çoktanberi bizi ısındırmış olacaktı.”
Züppeler: Şık’tan Şıpsevdi’ye
Şık (1889)
Şık ve Şıpsevdi’nin konusu, yanlış Batılılaşma eleştirisi ve züppeler. Hüseyin Rahmi, Şıpsevdi’deki züppenin Şık’tan geldiğini söylüyor. Ama iki kitapta yer alan züppe örneği birbirinden farklı. Genelde Osmanlı romanları daha uzun bir zaman sürecine yayılmasına rağmen; Şık, birkaç gün içinde geçiyor. Hüseyin Rahmi’nin burada asıl vurgulamak istediği, Şık romanındaki Şatırzâde Şöhret’in yanlış hevesleri sonucu düştüğü durum. Şık’ta Batı’nın değerlerini doğru anlamış bir karakter yok, olumlu hiçbir şey neredeyse yok. Aslında psikolojik süreçleri çok güzel açıklayabilecek olmasına rağmen, bilinçli olarak buralara çok değinmeden ibretlik durumunu anlatmış.
Hüseyin Rahmi bu roman için şöyle diyor:
“Bu yurdun gerektirdiği şekilde yaşamayıp, yüksek sosyete yaşayışına özenen bir tipin sonradan ne acıklı durumlara düştüğü, nasıl gülünç ve sahtekar durumunda kaldığını göstermektedir.”
Tıpkı Şık’ta olduğu gibi bu batı züppeliği konusunu işleyen bir roman daha var. 2014’te ortaya çıkıp, eski dili güncelleştirilip basılmadan önce bilinmeyen –ilk basımı 1873’te olan- bir roman. Yazarı da bir başka Recaizade olan Recaizade Mehmet Celal. Recaizade Mahmut Ekrem’in 44 yaşında vefat eden ağabeyi. Bu onun tek romanı: Adı “Hayal-i Celal”. Aynı devirlerde yaşadıklarından ve o zamanlarda çok sayıda eser basılmadığından, Hüseyin Rahmi’nin kendi ilk romanı Şık’ta, Mehmet Celal’in tek romanının izlerini gördüğünü söylüyor Erol Köroğlu. “Batı tarzı ile bir roman yazılmaya çalışılıyor, ama toplum geleneksel yapı üzerinden yaşamını sürdürmekte. Doğu ile Batı’nın çatışması burada” diyor Erol Köroğlu.
Şıpsevdi (1911)
Kitabın ilk ismi Alafranga’ymış. Alafrangalık konusunu en ayrıntılı şekilde ele aldığı romanı. Şehir sorunlarına dikkat çeken ilk roman; mazgallarda biriken yağmurlar, çöpler, sinekler… Metni 1900 yılında yazıyor. 1901 yılında İkdam Gazetesi’nde tefrika edilmeye başlıyor. Roman o devirde biraz açık bulunmuş, gazeteye tehdit mektupları yağmaya başlamış. Romanın daha kapalı olmasını, erkek ve kadın kahramanların daha akıllı-uslu hareket etmelerini söylüyorlarmış. Oysa gazete patronu da “İstediğin gibi yaz” diyormuş sürekli.
Eser, 13. tefrikadan sonra sansür kurulu tarafından yasaklanıyor. Hüseyin Rahmi diyor ki
“Bu ilk bölümde kullanılan “haşerat ve mikrop” tabirlerinden II. Abdülhamit’in hafiyelerinin kastedildiği düşüncesiyle tamamen sansüre uğradı.”
Daha sonra 1908’de Meşrutiyet’in gelmesi ile birlikte, 1909 yılında Şıpsevdi olarak Sabah Gazetesi’nde tefrika ediliyor ve bu sansürlenen bölüm geri alınıyor.
Şıpsevdi’de Meftun Bey, “alafranga züppe” tipinin en çarpıcı örneklerinden. Medenileşmeyi yüzeysel olarak, dış görünüşte arayan Meftun’un bu alafranga sevdası her ne kadar ailesini felakete sürüklese de, romanın komik kısımları da çoğunlukta. Ailesine dayattığı, Batı tarzı yemek yeme kurallarını öğrettiği bölüm, oldukça eğlenceli şekilde ve ayrıntılı anlatılmış. Hüseyin Rahmi de bir röportajında annesinin vefatından sonra İstanbul’a anneanne ve teyzesinin yanına gittiği anılarını şöyle anlatıyor:
“Evde 10-12 kişi vardı. Yere bir yaygı yayarlar, üzerine yüksekçe bir iskemle ve onun üzerine de büyükçe bir sini oturturlardı. Çatal, kaşık, bıçak yok; herkes ortaya gelen yemekten yer, herkes aynı bardaktan su içer… Sonraları mektepte bazı arkadaşlarım beni yemeğe davet ettiler. Onlarda tabak, çatal, kaşık vesaire hepsi mevcut… Ben de davet yapınca evdekilere bu mecburiyeti kabul ettirdim.”
Doğu-Batı meselesi üzerine yazılmış bir kitap. Bu meseleyi gerçek anlamıyla deşen ilk romancı Hüseyin Rahmi. Kitapta Batılılaşmayı yanlış anlayan ve onu sadece şekilden ve modadan ibaret sanan Meftun Bey ve onun benzeri tipler etrafında, züppelikle X gerçek yenileşme ve ilericilik konuları işleniyor. Üstadı saydığı Ahmet Mithat Efendi’nin bu konuyu işleyen Felatun Bey ve Rakım Efendi’si de var ama Ahmet Mithat Efendi’ninki, yüzeysel bir karşılaştırma sayılabilir:
- Ahmet Mithat Efendi, halkı içinde bulunduğu ortamdan uzaklaştırmadan, doğru adımlarla halkın modernleştirilmesi görüşünde. Bir sentez arayışına gitmiş.
- Hüseyin Rahmi ise Doğu-Batı meselesini yalnızca alaturka-alafranga çatışması ekseninde değerlendirmemiş. Şıpsevdi’de derinlikli olarak her iki tarafın da haklı ve haksız yanlarını yazmış; onun değişiklik isteği daha köklü bir değişim.
- Mesela kadınların eğitimi konusunda Ahmet Mithat Efendi demiş ki “Kadınlar okusun, kocasıyla sohbet edebilsin, ama çok da okumasın. Çok okursa evlenemez.” Hüseyin Rahmi de “Kadınlar okusun, kocasıyla sohbet de etsin ama namus dahilinde dışarıda da varolmasını sağlasın bu eğitim; kadın eve tıkalı kalmasın” demiş.
- Hüseyin Rahmi, ustası Ahmet Mithat Efendi’ye göre daha Realist, Ahmet Mithat Efendi ise Romantik.
Şıpsevdi’yi Meşrutiyet’in ilanından 8 yıl önce, Cumhuriyet’in ilanından 23 yıl önce yazmaya başlamış. Halkın gidişatını bu şekilde yazması; gelişen ortamı, romancı ileri görüşlülüğü ile çok iyi okumuş ve analiz etmiş olduğunu gösteriyor.
Diğer Romanları
II. Abdülhamit Dönemi
İffet (1897)
Şık’tan sonraki ikinci romanı. Bir ara, başlarda, en çok bu eserini sevdiğini söylüyor. Çünkü “Onda ustalık yok. O gençliğin saf ve samimi heyecanları ile yazılmıştır” diyor. Sulukule hayatını nispeten anlattığı bu eserini, genç yaşta vefat eden yazar arkadaşı Vecihi ile girdiği bir iddia üzerine yazmış.
Muadele-i Sevda (1899)
“Bir aşk denklemi” anlamına geliyor. Roman eşini seven, ancak eşinin sadakatsizliğini öğrendiği halde onu bırakamayan bir adam ile ilgili.
Bu eseri gazetede tefrika edildiği sıralarda, Hüseyin Rahmi arkadaşları ile dışarıda bir yerde oturuyor. Biri yanlarına geliyor; uzakta pencere kenarında oturan bitmiş haldeki bir adamı işaret ediyor ve ekliyor, aynı sizin romandaki adamın durumunda. Romandaki sonuç ne olursa, o da kahramanın aynısını yapacak. Yani siz ne yazarsanız onu yapacak. Hüseyin Rahmi diyor ki “Baktım vaziyet fena, romandaki adama karısını alelade boşattım”. Ama roman bitince Hüseyin Rahmi’ye bir sürü itiraz mektubu gelmiş. Niye karısını sadece boşattın, niye cezalandırmadın diye? Tabii Hüseyin Rahmi, o sıralar asıl sebebi kimseye anlatamamış.
II. Meşrutiyet Dönemi
Özellikle 1908’den sonra yazdığı eserlerinde toplumdaki batıl inançlar konusunu ele almış. “Gulyabani”, “Cadı”, “Kuyruklu Yıldız Altında Bir İzdivaç”, “Efsuncu Baba”, “Dirilen İskelet” ve “Mezarından Kalkan Şehit” romanlarının konularını cin, peri, dev, çarşamba karısı, gulyabani gibi fantastik unsurlar oluşturmuş. Mesela:
Kuyruklu Yıldız Altında Bir İzdivaç (1912)
1910’da dünyaya çarpacağı düşünülen Halley kuyruklu yıldızının oluşturduğu korku üzerine 1910’da yazılmış, 1912’de basılmış bir kitap. Bu kuyrukluyıldızın dünyaya çarpma felaketi beklenirken, dünyanın sonu mu gelecek soruları sorulurken eş zamanlı tefrika edilmiş. Fatih Altuğ diyor ki “Adeta Corona’nın en şiddetli olduğu sırada yazılan bir roman.” Cehalet, batıl inançlar etrafında konu işleniyor. Ama bu korkulu durumu okurken bile İstanbul’un sosyal ortamı, halk kültürünü çok net görebiliyorsunuz. Başkarakter olan 22 yaşlarında, iyi eğitimli İrfan Galip’in, bir türlü iletişim kuramadığı kadınların kendisini beğenmelerini istemesi, ama bunda başarısız olması üzerine kadınlardan intikam almak için kuyruklu yıldızı amaçlarına alet etmesini konu alan bir kitap. Kitapta etrafına göre ilerici görüşleri olan, bilime meraklı, tek başına özgürce bisiklet sürmek isteyen baş kadın karakter Feriha Davut’a şöyle bir söz de söyletiyor:
“Beni biraz okuyup yazdırttılar ama insafsızlar bu öğrenim sermayemi kullanmama meydan vermiyorlar.”
Feriha Davut birikimini kullanmak, gazetelerde yazılar yazmak istiyor. Melda Üner şöyle anlatıyor, o devirde orta kesimde kadınlara okuma öğretiyorlar, ama yazma öğretmiyorlar. Çünkü başkalarına –yani erkeklere- mektup yazmaları istenmiyor. Üst-orta kesimin kadınları yazma biliyor; bunun sebebi de evlenince entelektüel sohbetlere katılabilsinler diye. Kitap eğlenceli bir dille yazılmış. İki eşit insanın evliliği ile son buluyor.
Gulyabani (1912)
Hurafe ile bilim arasındaki savaşı anlatıyor. Gotik edebiyatın bizdeki ilk örneği olarak görülüyor. Ertem Eğilmez’in çektiği, Kemal Sunal’ın oynadığı “Süt Kardeşler” filmi de kısmen bu romandan uyarlanmış. Cadı (1912) romanı da yine batıl inanç ve hurafelere inanmanın neden olduğu zararların ele alındığı bir kitap. Hüseyin Rahmi bu iki kitabı “Garâib Faturası Külliyatı” (Tuhaflıkların Bedeli Üzerine Külliyat) şeklinde iki ayrı kitap olarak bastırmış. İlki Gulyabani, ikincisi Cadı. Cadı’dan uyarlanan 2024 yapımı bir film de mevcut.
Sevda Peşinde (1912)
Adada yaşanan yasak aşk üzerine yazılmış bir kitap. Eserin konusu çoğunlukla Heybeliada’da, kısmen Büyükada’da geçiyor. Fatih Altuğ’un ifadesiyle,
“Adanın ıssızlığı içerisinde, sosyal normlardan bunalmış, kendilerini o normların mülkü olarak hisseden iki kişinin özgürleşme çabası.”
Hüseyin Rahmi, bu kitabı, adada evini yaptırıp yerleştiği sıralarda (1912) yazmış.
Cumhuriyet Dönemi
Ben Deli miyim? (1925)
Hissettirmeden, psikiyatri tarihi hakkında okurun bilgilenmesini de sağlayan bir kitap. Hüseyin Rahmi’nin (tam olarak öyle olmasa da) ait olduğu söylenen Natüralizm akımına en yakın romanı. 1924 yılında Son Telgraf gazetesinde tefrika edilmiş. Ancak eser “toplumsal ahlakı bozduğu ve halkı edepsizliğe teşvik ettiği” gerekçesiyle ahlaka aykırı görülmüş, müstehcen bulunmuş, mahkemelik olmuş. Ama savunmasında Hüseyin Rahmi demiş ki “Huzurunuza bembeyaz saçlarımla, çökük belimle çıkıyorum, teşekkürünüz bu muydu?” Gustave Flaubert’in Madame Bovary romanı yüzünden yargılanmasını ve savunmasını örnek göstermiş, “Romancı bunları yazıyorsa örnek oluştursun diye değil, toplumun yarasını ortaya çıkarmak için yazıyordur” demiş.
Billur Kalp (1926)
1926’da tefrika edilmiş bir roman. Aşk kırgınlığı yaşamış, sevdiği ile evlenememiş bir genç kız, para kazanabilmek için biçki-dikiş kursu kuruyor. Bu iş oldukça büyüyor ve yanında çalışmaları için, onun gibi hayatta bir başına kalmış, ezilmiş genç kızları alıyor. Sonunda kızlar ekonomik özgürlüklerini ellerine alıyorlar.
Tutuşmuş Gönüller (1926)
Bu romanda ise çalışmayan, çalışacak durumda olmayan bir genç kızın hayatının mahvoluşu anlatılıyor. Son yıllarında, kendi eserleri içinde Tutuşmuş Gönüller’i ve bir de Mezarından Kalkan Şehit’i (1929) sevdiğini söylüyor.
Tiyatro Eserleri
Eserlerindeki sürekli diyaloglar ile romanlarını tiyatro türüne yaklaştırıyor. Aslında her defasında bir tiyatro oyunu yazacağım diye yola çıkmış ama sonunda hep roman yazmış. Toplam 8 tiyatro eseri var. Yangında yanan Gülbahar Hanım’ı saymazsak, ilk tiyatro eseri 19-20 yaşlarındayken –Romantizm X Realizm tartışması üzerine- yazdığı “İstiğrak-ı Seheri” adlı tek perdelik oyun. Başka oyunlar da yazmış ama pek tutmamış, çünkü konuları çok kuvvetli olsa da tiyatro tekniği yetersiz kaldığı için hak ettiği vuruculuğu yakalayamamış.
Son Söz
Hüseyin Rahmi, tam anlamıyla geleceğe ışık tutan bir yazar. Vefat ettiğinde Refik Halit Karay onunla ilgili şöyle yazmış:
“Hüseyin Rahmi’nin bir ikincisi yok, bir eşini yerine koymadığımız takdirde bugünkü hayatımızı yarına aksettirecek ışığın …. Kısılıp donuklaşmasından korkabiliriz…”
Selim İleri, yine Refik Halit Karay’ın Hüseyin Rahmi’yle ilgili şu sözlerini paylaşıyor:
“Türkiye’nin en Türk romancısı, örf ve adetler tarihçisi”.…“Birer Hüseyin Rahmi’si olan geçmiş devirler, büsbütün geçmemiş sayılabilir.”
Kaynaklar
- Abdullah Tanrınınkulu (1998). Hüseyin Rahmi Gürpınar, Toker Yayınları, 2.baskı, İstanbul.
- Erol Köroğlu (2022). Bir İlk Roman “Şık”, Edebiyat Adası, 26 Şubat.
- Fatih Altuğ (2022). Sevda Peşinde – Hüseyin Rahmi Heybeli’de, Adalar Sanat İnsiyatifi, 13 Nisan.
- Hayat Bir Sanat (2019). Sokağı Edebiyata Taşıyan Yazar “Hüseyin Rahmi Gürpınar”, NTV, 15 Kasım.
- Hüseyin Rahmi Gürpınar (2021). Şıpsevdi, TDK Yayınları, Ankara.
- İki Mısra Arası (2024). Sokağı Edebiyata Taşıyan Yazar “Hüseyin Rahmi Gürpınar”, Vav TV, 28. Bölüm, 31 Ağustos.
- Melda Üner (2024). Hüseyin Rahmi Gürpınar’ın Yüksek Felsefesi-11.12.2021, 29 Ocak.
- Mehmet Fatih Uslu (2022). Eşkıya İninde, Edebiyat Adası, 9 Ağustos.
- Mehmet Fatih Uslu (2022). Hüseyin Rahmi Gürpınar Cehenneme Bakıyor, Journal of Turkish Studies/Türklük Bilgisi Araştırmaları, Festschrift in Honor of Jale Parla, Ed: Cemal Kafadar-Gönül A. Tekin, 58, 303-314.
- Mustafa Alp Dağıstanlı (2022). Anekdotlar, 1. Basım, Kolektif Kitap, İstanbul.
- Mustafa Dere (2022). Hüseyin Rahmi Gürpınar’ın Romanlarında Sosyal Tenkit, Palet Yayınları, 1. baskı, Konya.
- Ömer Öztürk (2022). Hüseyin Rahmi Gürpınar-Edebiyatımızın Gür Pınarı, biyografi.net, 1.baskı, İstanbul.
- Önder Göçgün (1990). Hüseyin Rahmi Gürpınar, Kültür Bakanlığı, 1. baskı, Ankara.
- Selim İleri (2023). Yalnız Okurlar İçin, TRT2, 18. bölüm, 9 Kasım, E.T: Temmuz 2025.
- Serdar Soydan (2025). Muhteşem Yalnızlık, Sanat Kritik Yayınları, 1. Baskı, İstanbul.
- Refik Ahmet Sevengil (1944). Hüseyin Rahmi Gürpınar, Hilmi Kitabevi, İstanbul.
- Yalnız Okurlar İçin (2023). Hüseyin Rahmi Gürpınar, 18. Bölüm TRT2, 9 Kasım.
- Yıldız Ecevit (2007). Ben Buradayım: Oğuz Atay’ın Biyografik ve Kurmaca Dünyası, İletişim Yayınları, 3. baskı, İstanbul.
- Wikipedia.org