“Mutluluğun iyi edemediğini iyileştirecek ilaç yoktur.” 

G.G. Márquez

Gabriel García Márquez (1927 – 2014)

Kolombiyalı Gabriel José García Márquez 6 Mart 1927’de Aracataca’da 4 kilo 200 gram doğmuş. Doğarken Márquez’in boynuna dolanan göbek kordonunun, ileride klostrofobiye sebep olduğu söyleniyor.  Aracataca, Amerind dilinde (Kızılderililerin konuştuğu dil) 2 kelimeden oluşuyor: ara: nehir ve cataca: şef anlamına geliyor. Anne tarafından büyükbabasının büyükbabası (Juanita Hernandez) zamanında 19. yüzyılda İspanya’dan Kolombiya’ya göç etmişler. Annesi Luisa Santiaga Márquez, babası Gabriel Eligio Garcia. 

Annesi Gabito diye, arkadaşları da Gabo diye sesleniyor. Márquez’in anılarına baktığımızda, babası ile sorunlu olan bir genç ve kendini yazarlıkla var etmeye çalışıyor. Küçük yaşlardan itibaren, babasının farklı gerekçelerle onlardan uzakta yaşamasından dolayı onunla sağlıklı bir bağ kuramamış. Ailedeki ilk çocuk. Anne ve babası çalışmak için uzaklara gidiyor. Sonraları 10 çocukları daha oluyor ve daha bebekken Márquez’i anneanne ve büyükbabasının yanına bırakıyorlar. Marquez 3,5 yaşındayken 3. çocuk Margarita (Margot) da onlarla yaşamak üzere bırakılıyor. Büyükbaba Gabo’ya bayılıyor, ona her şeyi alıyor. Gabo, büyükbabasının yanında evin prensi gibi. Büyükbabası, onun hayat arkadaşı ve sırdaşı olmuş. Onunla kurduğu bu derin ilişki sayesinde, Gabo zihninde oluşturduğu her şeyi ve yaşamındaki her çabayı, her başarıyı, ailesi ve dostlarıyla olan bağı, bu sağlam güven temeli üzerine inşa etmiş.

Albay olan büyükbabası, Bin Gün Savaşları’na katılmış, gazi olmuş ve Kolombiya ordusu tarafından zulüm gören muz işçilerinin cesur bir savunucusu olmuş. Bu sebeple halk, büyükbaba Nicolás Márquez’i oldukça saygın bir toplumsal konuma yerleştirmiş. 

Büyükbabası Albay Nicolas Márquez Meija (Márquez büyükbabasına “Papaleo” diyor). Anneannesi de Tranquilina Iguaran Cotes (Ona da “Mina” diye sesleniyor). Onlarla yaşadığı ev, ömrü boyunca en canlı, en daimi anısı oluyor, “sürekli yenilenen ve şu an bile devam eden bir rüya gibi” diyor. Gerçekten de anneannesi, büyükbabası ve ev hayatında hep tekrar eden bir temaya dönüşüyor. Onda oluşan ilk roman fikri de La Casa (Ev) olmuş. 18 yaşından beri düşündüğü bu kitabın ilk taslağı, 40’lı yaşlarında onu üne kavuşturan Yüzyıllık Yalnızlık (1967) kitabının da tohumu aynı zamanda. O evde kadınların, özellikle de anneannesinin anlattığı cadılar, hayaletlerle ilgili masallar, onun tüm yaşamında kabuslarla boğuşmasına sebep oluyor; “Hala ışıklar açık uyurum” diyor. Yüzyıllık Yalnızlık’ta Jose Arcadio Buendia’nın bağlandığı bir kestane ağacı var. Gerçek hayatta da evlerinin arkasında bir kestane ağacı varmış. Ayrıca guava ağaçları da varmış. Anneannesi bunlardan tatlı yapıp satarmış. Yüzyıllık Yalnızlık’ta da Ursula tatlı yapıp satıyordu. 

Anneannesi ve büyükbabası ile yaşaması Marquez’i küçük yaşta olgunlaştırıyor. Kız kardeşi Margot diyor ki, “Gabo asla yaramaz asi erkek kardeşimiz Luis Enrique’ye benzemiyordu; diğer erkek çocukları gibi futbol oynayıp, haylazlık yapmıyordu”. Anneleri Luisa da “Gabito her zaman yaşlıydı, küçükken o kadar çok bilirdi ki küçük bir yaşlı adam gibi gözükürdü” diyor. Bu farklılığın nedenlerinden biri de Marquez’in sık sık büyükbabası ve arkadaşlarının anlattıklarını dinleyebilmesiymiş: “Gabo büyükbabaya yapışık yaşardı, tüm öyküleri dinlerdi. Bir keresinde Bin Gün Savaşları’nda savaşmış yaşlı bir adamı dinleyebilmek için kulaklarını dört açmış adamın yanında duruyordu. Daha sonra Gabo’nun ayakkabısının, misafir otursun diye çekilen sandalyeye takıldığı ortaya çıktı. Gabo ziyaret bitene kadar sesini çıkarmadan beklemişti. Çünkü ‘Eğer bir şey söylersem burada olduğumu farkedip beni kovarlar’ diye düşünmüştü” diye anlatıyor kardeşi Margot. 

Gabriel García Márquez ve ailesi. Soldan sağa: Margot García Márquez, Eduardo Márquez (kuzeni), Gabriel García Márquez, Luis Enroque Márquez ve Aida Márquez. Oturan: Ligia García Márquez. Fotoğraf: Balcells Arşivi

Gabo küçükken iki çeşit hikayeye maruz kalıyor: Biri anneannesinin çılgın hayalet hikayeleri, diğeri de büyükbabası ve arkadaşlarından dinlediği ciddi savaş hikayeleri. Anneannesi yaşamaya devam eden ölmüş insanların hayaletli, samimi, eve dair hikayelerini anlatırken; büyükbabası gerçekten ölmüş insanların, tarihi, destansı ama harici olaylarını anlatıyor. Böylece Márquez’in büyükbabası Papaleo’daki akılcı gerçekçilik ve anneannesi Tranquilina’daki gerçekdışı (büyülü) yönler, Márquez’in eserlerine büyülü gerçekçilik kimliğini kazandırıyor. Pek çok hikâye sözlü olarak Gabo’ya aktarılıyor ve onun hayal gücünde büyük bir zenginlik oluşturuyor. Ama bu çocuk ruhunda aynı zamanda endişeli, kaygılı bir zemin de yaratıyor. 9 yaşında büyükbabasını kaybettikten sonra, hayatında daha da önemli bir şey yaşamadığını söylüyor.

Okul Hayatı/Gazeteciliği

1940’ta burs kazanarak okuma hakkını kazandığı yatılı Zipaquira Lisesinden 1946’da mezun oluyor. Bu yıllarda şiir yazıyor ama yazdığı şiirlerden utançla bahsediyor. Bu şiirlerinin çoğunu Pablo Neruda’yı taklit etmeye çalışarak yazmış. Yıllar sonra Pablo Neruda Yüzyıllık Yalnızlık’ı okuduğunda, Marquez’e Latin Amerika’nın Cervantes’i diyen ilk kişi olmuş.

1947’de Colombia Milli Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde lisans eğitimine başlamış. Ama eğitimi sekteye uğramış. Bunda, o sıra ülkede yaşanan bir suikast sonucu oluşan eylem ve protestoların da etkisi varmış. Kaldığı ev yakılmış, üniversiteler kapatılmış. Eğitimine devam edebilmek için Cartagena de Indias’a El Universal” gazetesinde çalışmış. Artık hukuk eğitimi almak istemediğine karar vermiş ve bir yıl sonra eğitimini yarıda bırakarak kendini tamamen gazeteciliğe ve edebiyata adamış. “Grupo de Barranquilla”, “El Heraldo”, “El Espectador” gazetelerinde çalışmış. El Espectador’da film eleştirmenliği de yapmış ve Kolombiya’nın sayılı film eleştirmenlerinden biri olmuş. Onu o dönemde en çok etkileyen film, “Bisiklet Hırsızları” olmuş. Barranquilla’daki edebiyat camiasında asıl esin kaynağı ise, Marquez’in deyimiyle “bütün kitapları okumuş kişi” olan Vinyes. Onu Yüzyıllık Yalnızlık’ta kitapçı Yaşlı Kotola olarak yazmış.

Kısacası toplumsal ve siyasi gerilimin ortasında, gazetecilikle ve edebi yazıları ile yaşamını sürdürmüş. Gazete yazılarındaki olayları bir roman yazarmışçasına anlatmış. Venezuela’ya, Havana’ya, New York’a (ABD), New Mexico’ya gitmiş. El Espectador’un Avrupa muhabirliğini yapmış. Kolombiya hükümeti gazeteyi kapatınca, Márquez bir gecede işsiz kalmış ama Avrupa’da kalmaya devam etmiş. Orada serbest gazetecilik yapmış. Ne yazık ki ödemeleri her zaman vaktinde ulaşamamış. O da bu durumu Albay’a Mektup Yok kitabında, mektup bekleyen albay tasvirine aktarmış.

Evliliği

1958’de ailesi Mısır’dan Kolombiya’ya gelen Mercedes Barcha ile evleniyor. Birbirleri ile çok uyumlular: Mercedes pratik olan, mülklerle ilgilenen, Gabo’ya bakan dişi aslan olarak nitelendiriliyor. O olmasaydı, Gabo hayatta yolunu bulamazdı deniyor. Rodrigo ve Gonzalo isimli iki oğulları oluyor.

1967 yılında en büyük edebi yapıtı “Yüzyıllık Yalnızlık” yayımlandığında ilk baskıdan itibaren büyük başarı kazanmış. Latin Amerika’da söyleşi turuna çıkmış, romanın getirdiği başarının yükümlülüklerini karşıladıktan sonra, hem bedenen hem ruhen oldukça bitkin hissettiği için sakin kalabileceği, dinlenebileceği bir sürece ihtiyaç duyarak kısa bir dönem için Madrid’e yerleşmiş. Böylece zihnini ve ruhunu yoran kalabalıklardan uzaklaşmış.

Yanlışı eleştiren gazete yazılarının üzerine, bir de romanlarıyla büyük bir üne kavuşan Márquez, yetmişli yıllarda siyasette Latin Amerika’nın resmi olmayan büyükelçisi olarak önemli bir yer kazanmış.

1980 senesinde, Kolombiya’daki “El Espectador” gazetesindeki köşesine geri dönerek kendini tekrardan gazeteciliğe adamış. Fakat 1981’de tutuklanma durumuyla karşı karşıya olması sebebiyle Meksika Büyükelçiliği’ne sığınmış. Ülkesinden ayrılmak zorunda kalmış. Ülkesinden ayrılmasından bir yıl sonra dünya çapında büyük bir beğeni toplayan “Kırmızı Pazartesi” romanı yayımlanıyor ve ardından Nobel Edebiyat Ödülü’nü alıyor. 

Marquez Anlatısının ve Ondaki Büyülü Gerçekçiliğin Temelleri

Tüm yaşadıkları yazılarına, romanlarına ve makalelerine yansımış ve bu anlamda yazılarında çocukluğuna dair pek çok iz görmek mümkün. Onbir kardeş içinde en büyüğü. Sekiz yaşına kadar ailesinden uzakta anneannesi ve büyükbabasının yanında kalmış. Onun kendi deyimiyle, büyükbaba Albay Márquez, küçük Gabriel’in hayatındaki en büyük yoldaşı ve sırdaşı olmuş. Belki de bu sebeple Albay Márquez, torunu Gabriel Márquez’in yapıtlarında gördüğümüz çoğu karakterin temelindeki ilham kaynağı. Albay Büyükbaba, iç savaşta savaşmış ve bu durum büyükbabasının ruhunda büyük bir iz bırakmış. 

Bununla birlikte Gabriel Márquez için anneannesi de büyük bir ilham kaynağı olmuş. “Yüzyıllık Yalnızlık” romanındaki Úrsula Iguarán karakteri bunun bir göstergesi. Büyükbaba ve anneanne, ne yazık ki yaşamlarının son dönemlerinde görme yetilerini ve akli dengelerini kaybetmişler. Ama daima dik durmuş ve kendi yaşam haklarını korumaya çalışmışlar. Márquez, çocukluğunda hissettiği duygularını ve onun büyülü gerçekçi yapıtlarına ilham olan anılarını şöyle ifade ediyor: 

“[…] Hissettiğim korkunun somut bir kaynağı vardı. O da anneannemin tüm hayali ürünlerinin, kehanetlerinin ve görünmeyene yönelik çağrılarının geceleri cisimleşiyor olmasıydı… Gündüzleri anneannemin büyülü dünyasını albenili bulurdum, o dünyanın içinde yaşardım, o benim kendi dünyamdı aynı zamanda. Ama geceleri o dünyadan korkmaya başlardım. Büyükbabam ise, anneannemin bende yaşattığı tuhaf duygular arasında benim için bir sığınaktı adeta. Sadece onunlayken korkularım yok oluyordu ve kendimi yerli-yurtlu ve ayakları yere sağlam basan biri gibi hissediyordum. Şimdi düşününce şöyle bir tuhaflık görüyorum: Hep büyükbabam gibi olmak isterdim; onun gibi gerçekçi, cesur, kendinden emin. Ama öte yandan anneannemin dünyasına girme arzuma karşı koyamadım.

Yazısında da kurgu ile kurgu olmayanı ayıran net sınırları bir kenara bırakmış. Latin Amerika topraklarının gerçekliğini, yani aslında hayali ve neredeyse mantıksız olana dönüşmüş olan gerçekliği yakalamış; onu ustaca işleyip okura aktarmış.

1961’de yayımlanan “Albaya Mektup Yok” romanında şöyle bir cümle geçiyor: “‘Hayaller karın doyurmaz’ dedi kadın. ‘Onları yemek mümkün değildir ama onlar seni yine de besler’ diye yanıtladı Albay”. İşte Marquez’deki büyülü gerçekçilik tam da böyle (Hayalleri yemek mümkün değildir ama seni yine de besler).

Büyülü gerçeklik (magic realism): Büyülü gerçeklik, günlük yaşamın gizemli unsurlarını, gerçekliğin bir yorumu, bir açıklaması olarak üretmeye çalışan sanat ve resim tekniğini ifade ediyor.

Büyülü Gerçekçilik (magical realism): Büyülü gerçekçilik, olağanüstüyü sıradan; sıradan olanı olağanüstü şekilde sunan, yazarların kullandığı edebi anlatım tarzı. Fantastik veya efsanevi unsurların, görünüşte gerçekçi olan bir kurguya, gerçekçi bir şekilde dahil edilmesiyle karakterize edilen Latin Amerika anlatı stratejisi.

Aslında büyülü gerçekçilik ifadesini ilk kullanan, 1925 yılında Alman sanat eleştirmeni Franz Roh. “Büyülü gerçekçilik” (Magischer Realismus) şeklinde kullanıyor.

Roh, bu terimi sanat dünyasında gündelik gerçekliğin doğasında var olan gizemi, o gerçeklikle ilgili sorular sormadan tasvir etmenin belirli bir yolunu tanımlamak için icat etmiş. 

Ancak 1940’larda edebiyat alanında –tabi Latin Amerika edebiyatında- bu özelliği ilk fark eden, Kübalı romancı Alejo Carpentier olmuş.

Eedebiyatta bu terim, normal, gündelik olayların ve gerçekliği hiçbir zaman sorgulanmayan doğaüstü, olağanüstü ve hatta fantastik olaylarla aynı düzeyde bir arada var olduğu bir edebi anlatı olarak tanımlanıyor. 

Büyülü gerçekçilik 1950’li-60’lı yıllarda Avrupa’dan bakıldığında, gerçekten de alışılmamış bir düşünce biçimi, hayal gücü genişliği, inanılması güç şeylerin günlük bir alışkanlığın parçasıymış gibi anlatılmasındaki beceri olarak görülüyor. Yani her çeşit insanın, bilinen gerçeklikten uzak durumun ve olayın, sanki örgü örermişçesine uyumlu bir şekilde iç içe geçirilmesi ve şaşırtmasıyla yeni bir tür olarak kabul ediliyor. Aslında Latin Amerikalı olmayan herkes için böyle. Márquez, hayal gücünün genişliğini edebiyatın imkanlarıyla birleştirse de bunu gerçeklikten kopmadan yapıyor. Bu, “Latin Amerika’nın gerçeği”. Márquez, büyülü gerçekçiliğin atası olmasa da en büyük yaratıcısı. Latin Amerikalı büyülü gerçekçiler arasında öne çıkanlar Kolombiyalı Gabriel García Márquez, Brezilyalı Jorge Amado, Arjantinli Jorge Luis Borges ve Julio Cortazar ile Şilili Isabel Allende. 

1960-1970 yılları arasında dünya, Latin Amerika edebiyatını daha önce deneyimlemediği şekilde tanıyor ve bolca eser ortaya çıkıyor. Bu kuşağa da Boom Latinoamericano deniyor. Bu akımın dört ana temsilcisi olan Gabriel García Márquez (Kolombiya), Carlos Fuentes (Meksika), Julio Cortázar (Arjantin) ve Mario Vargas Llosa (Peru) ile birlikte kültürel ve edebi boyutta Boom Latinoamericano gerçekleşiyor. Daha sonra “Boom”, 1981’de bir grup Latin Amerikalı eleştirmen tarafından edebi bir akım olmaktan çıkarılıyor.

Doğa (Gümüş ve İlker) genel olarak insan ruhu için huzur, güzellik, romantizm çağrışımı yapar. Ancak Latin Amerika’nın coğrafyası öyle bir coğrafya ki bir Avrupalının hayatında hiç tanık olmadığı dehşette depremlere, şelalelere, kasabaları silip süpürecek kadar güçlü sellere, yüzyıllık devasa ağaçları, evleri söküp uçuracak şiddette fırtınalara-hortumlara ev sahipliği yapan bir coğrafya. Bu kıtanın doğasının hayran olunan güzelliği yanında kasvet, karmaşa, korku ve dehşet de var. Latin Amerika insanı bu karmaşaya alışkın; insandaki şiddetten önce doğasında şiddet var. Bu toprakların eski sahipleri Mayalar, İnkalar, Aztekler’in dini ritüelleri bile vahşet dolu. Sonrasında bu yerliler, kıtalarının İspanyol, Portekiz, İngilizler tarafından istilası ile sömürge sürecinde yüzyıllar süren bir katliam yaşıyorlar; yaralanıyorlar. Bu sömürge yıllarının sonucunda kıta, birçok farklı etnik kökenden, dil ve dinden insanın yurdu oluyor. Bu anlamda:

Büyülü Gerçekçilik korkutucu doğa olayları, tarihi politik geçmişi ve farklı etnik, kültürel yapısı ile bambaşka bir evren oluyor. Buna dünyanın başka yerlerinde görülmeyen derinlikte dehşet unsurları da eklenince ve yüzyıllardır süren kadim uygulamalar (Ayinler, efsunlar, büyüler, tütsüler, şifalı ilaçlar gibi uygulamalar da) katılınca, büyülü gerçekçilik gündelik yaşamın kaçınılmaz bir parçası oluyor. İnsanlar zaten buna alışık. Gabriel García Márquez gibi dehalar da bunu edebiyata dahil ediyor.

Latin Amerikalılar tarafından yazılan eserlerde, genel olarak verilmek istenen mesajın ana kaynağı atalarının zamanında gerçekleşen sömürgeleştirmeye karşı duyulan kızgınlık. Sömürge sonrasında bir türlü kurtulamadıkları bu baskıdan sıyrılma yolunu, geçmişe ve atalarından miras kalan mitlere sığınarak bulmuşlar. Halk, bir bakıma, gerçeklerden kaçarak, ya da kaçmak zorunda kalarak, hayale sığınmayı bir kurtuluş olarak kabullenmiş. Marquez de kolonize olmuş bir kültürde doğmuş, büyümüş ve bu kolonize olmuş kültüre de bir gönderme olarak, yazarken büyülü gerçekçiliği kasıtlı olarak seçmiş. Belki de “sömürgeciliğe karşı protestoyu, ancak büyülü gerçekçilik geleneğinde yazarak” gerçekleştirebildiğini düşünmüş. 

Eserleri

Yayımlanan ilk öyküsü Üçüncü Teslimiyet (1947) (La tercera resignación). El Espectador’da çıkıyor ama Marquez’in gazeteyi alacak parası bile yok. Yoldan geçen birinden gazetesini kendisine vermesini rica ediyor. Öykünün konusu gömülmek üzere olduğu halde, canlı olan birinin zihninden geçen düşüncelerle ilgili.

Yüzyıllık Yalnızlık (1967)

İlk kez 1967’de Arjantin’de yayımlanıyor. Yirmi yıl kafasında dolanan bu kitabı yazmak için doğru tonu bulmayı beklemiş: “Sesinin kulağıma doğru gelmesi gerekiyordu… 1965’te ailemi Meksika’dan Acapulco’ya götürürken arabada roman bir anda varlık kazandı” diyor. “Bir yıldırım gibi geldi… Asla Acapulco’ya ulaşamadım”. “Hikayemi büyükannemin kendi hikayesini bana anlattığı gibi anlatmalıydım. Romanın ilk cümlesi zihnimde belirdi: Albay Aureliano Buendia, yıllar sonra idam mangasının karşısına dikildiğinde…” Zaten yazılı olan bir öyküyü yazıya dökmüş gibi… Yüzyıllık Yalnızlık’ı Temmuz 1965’te yazmaya başlamış, kitap onsekiz ayda bitebilmiş. Bu esnada gazetecilik ve senaryo yazarlığını bırakmış. Kendisini tamamen Meksika’daki küçük odasına kapatıp romanı yazmış. Bu odaya, o zamandan beri “Melquiades’in Odası” demişler. Kitabın on üçüncü bölümünde Albay Aureliano Buendia’nın öldüğünü yazmak zorunda kalınca, Marquez yatağa girip iki saat boyunca ağlamış.  

Ödül parasıyla aldıkları arabalarını satmışlar; romanı borçlara kefil göstererek, nerdeyse bir yıllık kirayı erteleyebilmişler. Karısının fedakarlığıyla ve ailenin tüm sorumluluğunu üstlenmesiyle roman bitmiş. Ama roman bittiğinde karısının evde satmadığı bir tava, kurutma makinesi ve elektrikli ısıtıcı kalmış. Bu romanın edebi başarısından sonra Marquez kendini şöyle tanımlamış: “Mercedes’in kocası”.

Gabriel García Márquez, Yüzyıllık Yalnızlık kitabının bir kopyasıyla, 1975. Fotoğraf: Isabel Steva Hernandez (Colita)/Corbis

Roman bitip de yayınevine yollamaları gerektiğinde, ellerinde 50 peso varmış ve bu para 490 sayfalık nüshanın ancak yarısını göndermeye yetiyormuş. Eve gidip birkaç parça eşyayı rehin vermişler ve romanın diğer yarısını da göndermişler. Editör romanın “Muhteşem” olduğunu söylemiş ve ilk baskıyı 3.000’den 5.000’e çıkarmış ama sonra az geleceğini düşünüp 8.000’e çıkarmış. İlk haftadan en çok satanlar listesinde 3. sıraya çıkmış. Bu “yeni” bir yazar için az rastlanır bir durummuş. Haftalar sonra da dünyada en çok satanlardan biri olmuş.

Önemi

Ortaya çıktığı dönem, artık romanın öldüğünün düşünüldüğü bir dönem, 20. yüzyılın ilk yarısındaki yapıtların bir önceki yüzyıldaki edebi tadı vermediğine inanılan bir dönem. Márquez, bu romanda, pek de bir arada bulunmayacak iki zıt kutbu (mit ile gerçeği) birleştirmeyi başarıyor. Birçok yazara yeni bir edebi imkanın olabileceğini; hatta romanı icat eden Avrupalılara başka bir biçimde roman yazılabileceğini öğretiyor:

Yüzyıllık Yalnızlık romanında şöyle bir mantık işliyor Márquez; Gerçek olan aslında gerçek değildir, gerçek olmayan ise aslında gerçektir. Böylece nesnel olanla, hayali gerçeklik arasındaki engeli ortadan kaldırıyor ve tamamen kurgusal bir dünya yaratıyor.

Romanda Anlatılan

Roman, Márquez’in aile hayatının ilk yıllarındaki talihsizliklere dayanıyor ve aynı zamanda Halk destanları ile gerçekler iç içe geçiyor; burjuva medeniyetine de dünya edebiyat tarihine de değiniyor. Márquez’in kurmaca dünyası her şeyin kendi mantığına uyduğu bir dünya. Márquez hakkında ilk araştırma çalışmasını yapan, araları sonradan bozulsa da arkadaşı olan yazar Mario Vargas Llosa, bununla ilgili şöyle yazıyor: “Doğaüstü olan doğalmış gibi resmedilir ancak doğal olan da doğaüstü gibi sunulur. Márquez’in kurmaca dünyası bu sebeple ne tam olarak doğaüstünün ne de doğanın yasalarını takip eder; ikisinin dinamik bir yapısını temsil eder.” Kitapta Melquiades nesnelerden canlıymış gibi bahsediyor: “Eşyanın da canı var… Bütün iş, ruhlarını uyandırabilmekte.” diyor.

Marquez, Yüzyıllık Yalnızlık ile bir formül üretiyor ve bu formül yalnızca Latin Amerika’da değil, daha uzaklardaki yazarlar tarafından da uygulanıyor. Özellikle sömürgecilikten yeni kurtulmuş ülkelerin yazarları için büyülü gerçekçilik, “Doğmakta olan postkolonyal dünyanın edebi dili”ne dönüşüyor.

Kolombiya’nın acı, umutsuzluk ve şiddet dolu yönünü en iyi sunan yapıtlarından biri. Roman, çoğu zaman susuyor ama sustuğu yerlerde büyülü gerçekliğin imkanlarını kullanıyor ve aslında bu şekilde konuşmayı tercih eden bir alt kültürün, gerçek tarihine de kapı açıyor. Büyülü gerçekliğin bulanıklaştırdığı gerçek tarih, Márquez’in asıl odak noktası. Bu açıdan baktığımız zaman Yüzyıllık Yalnızlık ötekinin, ezilmişin, sürgündekinin ve sömürülmüşün romanı. Kolombiya ve Latin Amerika tarihini büyülü gerçekçilik aracılığıyla yansıtıyor. Bu anlamda kitaptaki ses:

  1. İlk olarak Latin Amerika’yı sömürgeleştiren İspanyol saldırılarına karşı bir protesto sesi,
  2. İkinci olarak, Kuzey Amerika’nın Güney’i ele geçirmek ve daha sonra Güney’in kaynaklarını kullanmak için acımasız ve durdurulamaz ilerleyişini eleştiren ses.

Uzun yıllar İspanyol hegemonyasında yalnızlaşan Kolombiya, bağımsızlığını kazandıktan sonra Kuzey Amerika Muz Şirketleri gibi başka bir düzenin içinde kendini bulmuş. Muzu keşfeden ve pazarlayan ilk kişi Minor Keith, 1899’da da Birleşik Meyve Şirketi (United Fruit Company) Kosta Rika’da kuruluyor. Kolombiya, Kosta Rika, Küba, Nikaragua, Panama’da bir sömürü hikayesi olarak devam ediyor.

Kısaca roman, sömürgeciliğin Latin Amerika’yı (özellikle Kolombiya’yı) sosyo-politik, ekonomik ve kültürel boyutlarda nasıl etkilediğini yorumlamak ve ayrıca protesto etmek için büyülü gerçekçiliğin bir anlatı tekniği olarak başarılı bir şekilde nasıl kullanılacağını da göstermiş oluyor. Örneğin: Uykusuzluk vebası ve muz işçilerinin katliamı. 

Uykusuzluk vebası

Tarihi gerçekler sömürgeciler tarafından çarpıtıldığında, sömürge altındaki halkın duyduğu tiksintiyi ortaya koyan bir metafor, bir protesto şekli. 

Halk masalsı dünyada, gerçekleri ararken uykusuzluk hastalığına yakalanıyor ve unutkanlaşıyor. Unutmak ise çaresi olmayan bir hastalık ve halk için asıl tehlike de bu. Uykusuzluk ile psikolojisi bozulan halkın davranışları da normalin dışına çıkıyor. Márquez aslında uykusuzluk hastalığı ve unutkanlık ile okuyucuya bir mesaj vermek istemiş. Diyor ki; Geçmişi unutmak, kimliği kaybetmek demek. Macondo halkı her şeyi unutarak kim olduğunu hatırlayamaz hale geliyor. Aslında bu metaforu Kolombiya’yı yansıtmak için kullanmış.

Muz Tarlası (Plantasyonu) Katliamı

Muz tarlasında çalışan işçilerin unutulma denizine gömülmesi/yok sayılması veya öldürülmesi; gerçekliği kasıtlı olarak manipüle etme girişimi. Bu şekilde bazı tarihi olayların sömürgeci efendiler eliyle silinmesi ve tarihin çarpıtılması ön plana çıkarılıyor. 

United Fruit Company (UFC – Birleşik Meyve Şirketi) ile işçiler arasında bir mücadele yaşanıyor ve katliama dönüşüyor. Şirket Kolombiya’daki muz ticaretine büyük miktarlarda para yatırımı yapıyor. Oradaki yönetimin ve çıkar çevrelerinin de yardımıyla yavaş yavaş Muz Bölgesi’nin tam kontrolünü ele geçiriyor. Kolombiya özellikle muz tarlaları için uygun bir ülke. Bu şirket de kendi amaçları doğrultusunda özel bir strateji benimsiyor. Şirket istediği bir bölgeye girip, orada bir şirket kasabası kuruyor, işçileri oraya çekiyor ve onlara yalnızca şirketin kurduğu mağazalarda ödenebilecek senetlerle ödeme yapıyor. UFC, ya aşırı ekim nedeniyle toprağın o kadar verimli olmadığını ya da işçilerin sendikalaştığını fark ettiğinde, projeden ayrılıp muz tarlaları için başka bir yer arayışına gidiyor. Aynı olay yeni muz tarlalarında da tekrarlanıyor. Bu uygulama ile yoksul işçileri daha da yoksullaşıyor ve yavaş yavaş UFC yönetimine karşı güçlü bir nefret duygusu gelişiyor. İşçiler, sağlık koşulları uygun tesisler için ve maaşlarını nakit olarak alabilmek için Ekim 1928’de greve gidiyorlar (Marquez’in doğumunun 1 yıl sonrası). 1.500’den fazla kişi olay yerinde hayatını kaybederken, 3.000’e yakın kişi de yaralanıyor. İronik bir şekilde, olay olmamış kabul ediliyor. Márquez, tarih kitaplarının kaydetmediği bu olayı romanda ayrıntılı bir şekilde anlatıyor ve 3.000 kişinin olay yerinde öldüğü bilgisini de kurgusal olarak da olsa okuyucuya aktarıyor.

Aslında Márquez olayla ilgili bağımsız bir araştırma da yürütmüş. Olayların o dönemde uyandırdığı öfkeyi yansıtabilmek için 3.000 sayısını kullanmış: “Dramın epik boyutlarını koruyabilmek için belirttiğim ölü sayısı 3.000’dir. Sonunda gerçek yaşam da beni haklı çıkardı. Kısa süre önce trajedinin yıl dönümünde Senato’da konuşmacılardan biri, şehit olan 3.000 kişi için bir dakikalık saygı duruşu talep etti.”

Macondo

Marquez, kendi çocukluk dünyasının edebi tasvirini yapmak için, Macondo diye kurgusal bir topluluk kuruyor ve daha büyük bir dünyanın mikrokozmosunu oluşturuyor. Romanda Buendía ailesinin altı kuşağını alıp kullanarak, Latin Amerika’nın tüm sosyo-tarihsel gelişim sürecini sergiliyor. Aslında Macondo’nun hikayesi Latin Amerika tarihinin de genel seyrini yansıtıyor. Marquez, resmi tarihi ezilenlerin bakış açısıyla yeniden anlatıyor. Ama kitapta Macondo halkının çektiklerinin tek sebebinin sömürgecilik olmadığı da belirtiliyor. Aynı zamanda halkın psikolojik durumunun, dünya görüşünün de olumsuz sonuçlar doğurduğu vurgulanıyor.

Macondo ülkesi adeta insanlığın ilk doğduğu veya yeniden doğduğu yer olarak tanımlanıyor. Bir nehir kıyısında kurulmuş. Keşfedilecek birçok yeni şeyin, kuşun, ağacın olduğu ve kafa karışıklığını önlemek için onlara isim vermek zorunda kalınan bir yer. Zaman içinde insanlar hayatlarını kolaylaştıran keşifler yapınca değişime uğramış ve dünya kirlenmiş. Romanda modern, bilimsel ve teknolojik icatlar, Macondo’nun el değmemiş topraklarının saflığını kirleten bir kaynak olarak görülüyor.

Yalnızlık

Bu romanda belirleyici olan şey; zaman ve bu zamanın içindeki yalnızlık. Buendia ailesi, her neslin, atalarının hatalarını tekrarladığı bir yalnızlık ve trajedi laneti ile uğraşıyor. Aile fiziksel olarak birbirine yakın olsa da duygusal ve varoluşsal yalnızlık yaşıyor. Albay Buendía karakteri, unutulmaya terk edilmiş birçok Latin Amerikalı kahramanın hüzünlü ve yalnız gerçekliğini temsil ediyor. Roman boyunca Buendía ailesi; iç savaş, siyasi çekişmeler ve kişisel trajediler dahil olmak üzere birçok zorlukla karşı karşıya kalıyor, bir yandan da soylarına musallat olan yalnızlığın lanetinden kaçmaya çabalıyor. Sömürgeleşmiş halkların kaderinde mutlak yalnızlığın olduğuna dikkat çekiliyor. Kahramanlar zaman zaman uzun süre kendilerini dünyanın geri kalanına bağlayabilecek rotaları keşfetmeye çalışıyorlar, ama keşif gezileri sonuçsuz kalıyor.

Ferhat Karabulut’un ifade ettiği gibi, romanda yalnızlık farklı boyutlarda işleniyor:

  1. Fiziksel Yalnızlık: Albay Aureliano Buendía’nın savaşlarda yıllarca tek başına savaşması veya José Arcadio Buendía’nın simya ve bilimsel çalışmalar için inzivaya çekilerek geçirdiği zaman.
  2. Duygusal Yalnızlık: Etrafı başkalarıyla çevrili olmasına rağmen duygusal izolasyon yaşıyorlar. Örneğin, José Arcadio Buendía’nın bilimsel çabalarına yönelik artan takıntısı, ailesiyle bağlarının kopmasına yol açıyor ve onu duygusal açıdan yalnız bırakıyor. Amaranta ve Remedios gibi karakterler de karşılıksız aşk veya kişisel travma nedeniyle derin duygusal yalnızlık yaşıyorlar.
  3. Kültürel Yalnızlık: Macondo dış dünyadan kopuk kaldığı için kültürel izolasyonun sembolü oluyor. Bu da nihayetinde gerileyişine ve yok olmasına sebep oluyor.
  4. Varoluşsal Yalnızlık: Yüzyıllık Yalnızlık’taki karakterler varoluşsal sorularla ve varoluşsal yalnızlık duygularıyla boğuşuyor. Bu da varoluşsal izolasyon duygusu yaratıyor.
  5. Anlatısal Yalnızlık: Bu anlatılanlar okuyucuda da bir yalnızlık duygusu oluşturuyor.

Albay’ın gençliği mücadele ile geçiyor ama yıllar geçtikçe boşuna uğraştığını düşünerek evine dönüyor. Evine dönünce altın balıklar yapıyor, kullandığı altın tükenince, yaptığı balıkları tekrar eriterek işe baştan başlıyor. Albay’ın hüzünlü yalnızlığı, aslında Sisiphos’un trajedisinin bir başka anlatımı (Her gün aynı kayayı tepeye taşıma hikayesi). Ancak Albay, Sisiphos’tan farklı olarak bu yaşam şeklini kendisi tercih ediyor.

Ursula –eş, anne, nine– hepsinde de ailenin kurucusu. Azimli, özverili, tüm sorunlarla yılmadan savaşıyor. Yüzyıllık Yalnızlık’ın neredeyse tamamını yaşıyor; belki de romanın en yalnız kahramanı. Çünkü zaman içinde görme yetisini kaybediyor ve bunu kendine saklayacak kadar yalnız. Kitabı okumasak ve biri bize masal gibi anlatacak olsa, anlatıcı herhalde Ursula olurdu. Ursula Nine öldüğünde, aslında okuyucu da yalnız kalıyor.

Sonunda, roman, Buendía ailesinin gerileyişini ve düşüşünü yansıtarak Macondo’nun yok edilmesiyle sonuçlanıyor. Ailenin kalan son üyesi Aureliano, eski parşömenlerin içindeki kehanetleri çözüyor ve kadere karşı verdikleri mücadelenin boşuna olduğunu anlıyor. Aureliano’nun durumu da bilmeden tıpkı Oidipus gibi oluyor. Oidipus için kahinler neyse, Aureliano için Melquiades’in el yazma kehaneti de aynı görevi üstleniyor.

Marquez’in eserlerinde çok önemli yeri olan ikilik motifi/çift benlik, Yüzyıllık Yalnızlık’ta en güçlü yerini buluyor. Örn: İkiz kardeşler, her yeni doğumda Aureliano ve Jose Arcadioların birbirini tekrarlaması, en son Aureliano’nun kendini tanıması…

Kırmızı Pazartesi (1981)

Kitabın orijinal adı “İşleneceğini Herkesin Bildiği Bir Cinayetin Öyküsü”. En yakın arkadaşlarından biri Cayetano Gentile, 22 Ocak 1951’de yerli bir ailenin kızının onurunu lekelediği gerekçesiyle öldürülüyor. Kurban, toprak sahibi aristokrat sınıftan. Bu olay, üst sınıftan erkeklerin, alt sınıftan kadınlara karşı eski alışkanlıklarını sürdüremeyeceklerinin açık bir göstergesi oluyor. Bu olaydan sonra Gabo’nun babası Gabriel Eligio oradan uzaklaşıp Gabo’nun gazeteci olarak çalıştığı Cortegena’ya taşınmaya karar veriyor. Eşi, yani Gabo’nun annesi, Cayetano Gentile’nin akrabası ve bu olay üzerine yaşanan atmosfer değişikliği bu kararı almalarında etkili oluyor. Arkadaşının kurban olduğu cinayeti konu alan kitap da ancak 30 yıl sonra yayımlanabiliyor. İlk baskısı 1,5 milyon kopya ile basılıyor. Roman sokak kenarlarında, eczanelerde, otobüslerde, ışıklarda satılıyor. Kitap, sistemin yarattığı kadın-erkek eşitsizliğine ve kilisenin katı kurallarına atıfta bulunuyor.

Marquez olayın olmasından 28 yıl sonra 1979’da havaalanında elinde doğan taşıyan bir Arap prensini görünce hikayeyi anlatmanın yolunu buluyor. Cayetano Gentile aslında Arap değil, İtalyan kökenli.

Kitapta büyü ile gerçek, Yüzyıllık Yalnızlık’taki kadar yoğun olmasa da iç içe geçmiş denilebilir. Mesela Vicario kardeşlerin olaydan sonra 100 gün boyunca uyumamaları, Santiago Nasar’ın evinde çalışan Divina Flor’un Santiago’nun eve girdiğini ve gölge gibi odasına çıktığını görmüş olması, limandan ayrılırken arkadaşı Cristo Bedoya’nın Santiago’nun etrafında adeta görünmez bir çemberin oluştuğunu söylemesi ve kimsenin bu çemberi delip onu haberdar etmeye çalışmaması gibi…

Kitap 5 bölümden oluşuyor. Tıpkı Yüzyıllık Yalnızlık gibi bu kitapta da bölüm başlıkları yok. Bölümler iç içe geçmiş, her bölümde cinayet farklı grupların farklı bakış açılarından ele alınıyor. Cinayetin özü 5 farklı seferde sahneleniyor. Angelo Vicario’nun gerçek sevdiğini korumak için Santiago Nasar’ın ismini verdiği, bilerek yanlış yönlendirdiği izlenimi doğuyor. Ama kitapta bu açıkça verilmiyor. Öyle bir anlatış var ki okuyucu tersinin de olabileceğini düşünüyor. Kitap bittiğinde okuyucu soru işaretleri ile kalıyor. Ne olacağı baştan bilinse de, Santiago Nasar’ın ölümü dışında okur hiçbir şeyden tam olarak emin olamıyor. Bu olayın olacağını herkes biliyor ama herkes cinayeti durdurmak için ilk adımı başkasından bekliyor. Sonunda sorgu yargıcı, hazırladığı raporun kenarına kırmızı kalemle “Bana bir önyargı verin, dünyayı yerinden oynatayım” diye not düşüyor.

Yaprak Fırtınası (1955)

Bu ilk romanı; ama diğer kitaplarının bir nüvesi yani ilerideki kitaplarının özü, habercisi adeta. Kısa olmasına rağmen öykü değil, roman. Marquez de bu kitabını roman olarak kabul ediyor.  Yaprak Fırtınası, muz şirketinin gelmesiyle bağlayan yıkımın metaforu aslında. Gerald Martin, kurmaca eserleri arasında en otobiyografik olanın Yaprak Fırtınası olduğunu söylüyor. Albayın, kızı Isabel’in ve 11 yaşındaki torununun bakışından, üç farklı neslin bilincinden olaylar veriliyor. Macondo’da yaralılarla ilgilenmeyi reddettiği için kasabalıların nefretini kazanmış ve henüz ölmüş bir doktorun etrafındaki boğucu atmosferi anlatıyor. 

Romandaki asıl olayın anlatıldığı bölüm, yarım saatlik bir sürede geçiyor, bu reel zaman. Ancak Albay ve Isabel’in bakış açısından anlatılan bölümlerde sık sık geriye dönüşler yapılıyor. Kasabanın oluşumu, ailenin tarihi, muz şirketinin kasabaya gelişi, yaşanan katliam, rahip ve doktorun başından geçenler; 1903’ten 1928’e kadar 25 yıllık bir zaman dilimini kapsıyor bu geriye dönüşler. Romandaki çocuğun babası onu terk ediyor, çocuk babasız büyüyor. Gerçekte de Marquez’in babası çocukken Marquez’in hep uzağında olan biri, aynı zamanda tıp eğitimini yarım bırakmış, doktor olamamış. Marquez de romanda olumsuz karakter olarak doktoru yazmış. 

Sophokles ile Faulkner’ın bu romanda etkisi çok belirgin. Faulkner’ın Döşeğimde Ölürken romanının etkisi hissediliyor. Ama özellikle Sophokles’in Antigone’sinden, dramatik öz bakımından benzerlik görülüyor. Unutulan bir okumanın, tetikleyici yaratıcı etkisi. Bunu sonradan farkedince hem utanç hem de gurur duymuş. Düzeltmeye çalışmış ama bunun mümkün olmadığını görünce, romanın girişine saygısını belirtmek için Sophokles’ten bir alıntı koymuş.

Şer Saati (1962)

1940’lı yıllarda hukuk eğitimi aldığı Bogota’nın siyasal yapısı ile ilk gençlik yıllarının geçtiği Sucre’de tanık olduğu sosyal olayları bu kitapta, küçük bir yerleşim yerinde bir araya getirmeye çalışmış. Yokluk içinde eğitimini tamamlamaya çalıştığı öğrenci pansiyonunda yazmış ve kravatı ile bağlayarak dolabının en dip köşesine koymuş. İki yıl sonra bir edebiyat yarışmasına göndermiş ve bu eserle birinci olmuş.

Albaya Mektup Yok (1961)

Kırmızı Pazartesi’yi yazana kadar en beğendiğim kitabım” diyor. 1950 Kolombiya’sının politik atmosferini yansıtıyor. Olay örgüsü o kadar basit ki, yok gibi. Albaya Mektup Yok, “Şer Saati”nden türemiş bir roman. Şer Saati’ni yazıyor ama geç basıyor. 

Albay 15 yıl boyunca emeklilik maaşı ile ilgili bir mektup bekliyor. Romanda kuvvetli bir bekleme hissi var. Onurlarını kaybetmeden hayatta kalabilmek için uğraşıyorlar. Oğulları Agustin’in kaybı onları derinden etkiliyor. Kitapta 15 yıldır gelmeyen mektuptan daha ilginç olan, o kadar yokluğa rağmen albayın satmayı reddettiği yavru horoz. Yavru horozun sembolik bir değeri var; oğullarından yadigar ve insanların daha parlak bir gelecek beklentisiyle özdeşleşmiş. Horoz, her türlü baskı karşısında bile, insanların hayatta kalma kararlılığını simgeliyor.

Márquez Ekim ayını kötü şansla, ölümle özdeşleştiriyor. Bir şekilde albay da Márquez’in yansıması olduğu için her ikisi de hiç gelmeyecek bir çeki bekliyorlar ve ekim ayından nefret ediyorlar. Çünkü Márquez de o sıralar uzaktan yaptığı gazetecilik için gönderilmesi gereken, ama bir türlü gelmeyen ücret çekini bekliyor. Aynı zamanda kendi büyükbabası da Bin Gün Savaşları’na katılmış ve yıllarca maaşını beklemiş. Bu anlamda yazısı çocukluk anıları ve yazarın yazım aşamasında yaşadıkları ile şekilleniyor ve kitap aslında, her şeye rağmen hayatta kalabilmeye dair sırlar veriyor.

Hanım Ana’nın Cenaze Töreni (1962)

Latin Amerika’daki postkoloniyal (yani sömürgecilik sonrası) durumu da anlatıyor. 

Başkan Babamızın Sonbaharı (1975)

Márquez’in en politik romanı. Bu romanın kahramanı, Latin Amerika diktatörlerinin bir karışımı.

Kolera Günlerinde Aşk (1985)

Romanın temelinde Marquez’in, anne ve babasının hikayesi var. Annesinin ailesi, başta anne ve babasının evliliğine izin vermemiş. Fakat Marquez buarada iki hikayeyi birleştirmiş. Anne-babasının hikayesi yanında, ikinci olarak gazetede okuduğu, kendilerine ayrı dünyalar kurmuş ama 50 yıldır gizlice görüşen iki aşığın haberinden de etkileniyor. Romandaki karakter de 50 yıldan fazla süre boyunca sevdiğini bekliyor.

Ancak Marquez o sıralarda, Kolombiya hükümeti ile sorunlar yaşıyor. Henüz Meksika’ya varmamışken metnin düzeltilmemiş bir kopyasını kız kardeşi Margot’a bırakıyor, kendisi dönene kadar saklamasını istiyor. Geri dönmezse de metni kimse çalmasın diye yok etmesini istiyor. Meksika’ya dönünce kardeşini arayıp metni yok edebilirsin, diyor. Margot romanı yakıyor ama yakarken de yıllar sonra bu kopyanın ne kadar edeceğini düşünüyor.

Aşk ve Öbür Cinler (1994)

Önceki romanlarına göre daha geleneksel yapıda. Roman kahramanı Sierva Maria, büyülü gerçekçiliğin sembolü adeta. Saçı hiç kesilmemiş ve yirmi metre uzunluğunda. Roman zıtlıklar üzerine kurulu: Siyah-beyaz, efendi-köle, erkek-kadın, mantık-batıl inanç ve gerçek-büyülü. Sierva Maria’nın saçları tıraş ediliyor ama yerine adeta köpük köpük saçlar fışkırıyor. Bu sanki kitapta bahsi geçen, yedikçe taneleri tekrar tekrar çıkan altın renkli üzüm salkımı rüyasına benziyor. Bu kitapta Kolera Günlerinde Aşk romanında yakaladığı bir durumu izliyor: Hastalıkla aşk arasındaki ilişkiyi. Romanlarında benzer konular tekrar ediyor. “Labirentindeki General” kitabında da “Aşk ve Öbür Cinler” kitabında da tavşan büyüklüğündeki bir köpek tarafından ısırılan bir kadından bahsediliyor. Hatta bu olayın benzeri Yüzyıllık Yalnızlık’ta da var.

Bir Kaçırılma Öyküsü (1996)

Bu romanında, Pablo Escobar liderliğindeki çete tarafından kaçırılan kurbanların yaşadıklarını ustaca anlatmış. Gerçekliği olduğu gibi anlatma arzusuna sadık kalarak, okur için ikna edici bir kurgunun gerçekle uyumlu sağlam bir temele sahip olması gerektiğini ortaya koymuş. Bu roman García Márquez’e göre tek bir hayali satırı veya doğrulanmamış tek bir durumu ve olayı bulunmayan bir yazı.

Ağustos’ta Görüşürüz (2024)

17 Nisan 2024’te çıkan kitabı. Márquez, 1999’dan ölüm tarihine kadar “Ağustos’ta Görüşürüz” romanının ayrıntıları üzerine çalışmış; yaşı ve sağlık sorunları nedeniyle tamamlayamamış. Çocukları yine de taslağında edebi açıdan bir önemi var diyerek bastırmaya karar vermişler. Önsözünü de kendileri yazıyorlar. Kitap tamamlanmamış ve eksikliklerle dolu; ama buna rağmen, ölmüş bir yazarın daha önce hiç okunmamış kelimelerini okumak da okuyucusu için büyülü gerçekçilik gibi şaşırtıcı.

Kitaplarında Kadına Bakış Açısı

Kitaplarında yansıttığı kadına bakış açısında annesi ile olan ilişkileri önemli bir etken. Annesi orta gelirli bir ailenin kızı olarak doğmuş. İyi bir eğitim ve modern bir yaşamı, ailesine karşı gelerek yaptığı evliliğe değişmiş. Onbir çocuğu olmuş ve nispeten silik bir kimlikle yaşamış. Márquez ise belki bu yüzden kadının toplumdaki silik rolünün karşısında durmuş ve eserlerinde kadını toplum içinde daha aktif göstermeye çalışmış. 

Nasıl Yazıyor?

Onun sırrı istikrarlı şekilde her gün yazmak. Başarısı, kendisinin de kesinlikle katıldığı Proust’un şu sözlerinde gizli: “Edebiyatın %10’u ilham, %90’ı terden gelir.” Yazarken bilgisayar kullanıyor ama yazdıklarını elle düzeltiyor.

Yazısı Evrensele, Avrupalı-Kuzey Avrupalı olana öykünmeden; kendine ait olanla, köklerine bağlı kalarak yazıyor. Gençliğinde de dünyada ismini duyuramamış olan tüm Kolombiyalı ve Latin Amerikalı yazarları okumuş, özümsemiş. Bunların özgünlüklerini de görmüş, aynı zamanda eksikliklerini, tutarsızlıklarını da çok iyi görmüş. Dünya edebiyatını da okumuş ancak daima kendi vatanı ve insanı için yerel değerlerle yazmış.

Yazısında karakterlerine yönelik en etkileyici ve öne çıkan tutumu taraf tutmaması, bir ideali ya da davranış biçimini romantize etmemesi. Mağduru da suçluyu da anlayan bir bakış açısı var.

Kıvrak zekasının büyükbabası tarafından takdir görmesi, Márquez’in etrafındakileri usta diliyle, hikayeleriyle etkileme motivasyonunun nereden geldiğini de gösteriyor. “Ben sevdiklerim beğensin, etkilensin diye yazdım”, diyor. 

Çekingenliğim yüzünden yazıyorum. Benim gerçek mesleğim aslında hokkabazlık. Fakat bir hokkabazlık yapmaya çalışırken kafam o kadar karışıyor ki, edebiyatın yalnızlığına sığınmak durumunda kalıyorum.” 

Kendi hayat deneyimlerini kurmacaya dönüştürmede oldukça usta. Yazarlık serüveninde iki kaynaktan beslenmiş

  1. Birincisi kendi ailesi: Dedesi, anneannesi, annesi.
  2. İkincisi ise onu etkileyen önemli edebi yapıtlar.

Etkilendiği yazarlar

Virginia Woolf, William Faulkner, Franz Kafka, Albert Camus onu en çok etkileyenler. İlk kısa öyküleri James Joyce’a benzetilmiş; hiç Joyce okumadığı halde. Bunu duyunca James Joyce kitaplarını almış okumuş. İlerideki romanlarında bulunan iç konuşma tekniğini, Joyce’dan öğrenmiş. Ama sonra Virginia Woolf okumuş ve bu tekniği Virginia Woolf’un, Joyce’dan daha iyi kullandığını söylemiş. 

Virginia Woolf’un Mrs. Dalloway’ini çok seviyor. Bunu da şöyle açıklıyor: “Benim romanlarım şiiri içlerine sindiriyorlar. Şiirsel romanları seviyorum. Virginia Woolf’u bu denli çok sevmemin nedeni de bu olsa gerek.”  Ayrıca Hemingway’in “Yaşlı Adam ve Deniz”i onu derinden etkiliyor. Dostoyevski’nin “Öteki”si, romancı olarak Marquez’in vizyonunu sanatsal açıdan formülleştirmesine yardımcı oluyor. Kişinin ikizi ile karşılaşmasındaki dehşeti Dostoyevski’den alıyor ve bunu kendi ailesi içinde de yaşanan meşru oğullar ile meşru olmayan oğullar (hijo natural) arasındaki mücadeleye dönüştürüyor. 

Hatta 19 yaşındayken, bir arkadaşının yönlendirmesiyle Kafka’nın Dönüşüm’ünde Gregor Samsa’nın sabah bir böceğe dönüşmüş olarak uyandığını okuduğunda, “Demek böyle gerçek dışı bir şey edebiyatta da yapılabiliyor” diyerek edebiyatın sınırlarının aslında sandığından da geniş olduğunu anlamış. Yazısının anneannesinden gelen büyülü tarafının formülünü, böylece Kafka ile geliştirmiş.

Bütün bu başarısı, şöhreti, dünyanın her yerinden hayranları ve yazınsal mirasına rağmen Márquez, oldukça alçakgönüllü ve sakin bir yaşam sürmüş. “Yüzyıllık Yalnızlık” basıldığında hiç ummadığı derecede büyük bir üne sahip olmuş. Sonrasında kazandığı Nobel Ödülü de onun kişiliğinde en ufak bir zafiyet oluşturmamış.

Nobel Ödülü

1982’de Nobel alıyor ama bunda 15 yıl önce yayımlanmış Yüzyıllık Yalnızlık’ın bunda büyük payı var. Márquez ödül töreninde “Latin Amerika’nın Yalnızlığı” başlıklı bir konuşma yapıyor. Bu konuşmada da “ikilik” kavramı merkezde oluyor yine. Konuşmanın giriş kısmında, Macellan’ın karşılaştığı ilk yerliyi aynanın karşısına geçirmesiyle, yerlinin kendi görüntüsünün doğurduğu korkuyla delirişine vurgu yapıyor. Tıpkı Yüzyıllık Yalnızlık’taki ikizin görüntüsünün sebep olduğu terör ve panik gibi. İkizlerin karışması ve kimin hangi mezarda olduğunun bilinememesi, Jose Arcadio Buendia’nın rüyasında tıpkı birbirinin aynı odalara girmesi ve uyanabilmek için başta hangi odaya girdiğini hatırlaması gibi… İkilik hep kıyamet sebebi olarak görülüyor. Hep büyükbabası Albay Nicolas Márquez’in yarattığı ikiz aile ve meşru-gayrimeşru durumu ve bunun oluşturduğu ikilik korkusu yüzünden… 

Márquez’in 1982’de Nobel Edebiyat Ödülü töreninde ‘Latin Amerika’nın Yalnızlığı’ başlıklı konuşmasında şu cümleler dikkat çekiyor: 

Şairler ve dilenciler, müzisyenler ve peygamberler, savaşçılar ve namertler…  Bu taşkın ve acayip gerçekliği paylaşan herkes hayal gücünden çok az şey talep etmek durumundaydılar. Çünkü bizim için en büyük zorluk yaşamlarımızı inandırıcı kılacak geleneksel kaynakların yetersiz kalmış olmasıdır. İşte dostlarım, bizim yalnızlığımızın özü budur.”

Ancak konuşması kadar, orada giydiği kıyafet ses getiriyor. Arkadaşı Plinio Apuleyo’ya “Neden Nobel Ödülü’nü almaya aşçı gibi giyinip gitmiş?”  diye soruyorlar. Plinio Apuleyo ile Marquez, 1981’de aralarında konuşmuşlar: Nobel Ödülü’nü alırsa, smokin giymesi gerektiği, bunun “pavoso” yani uğursuzluk getireceği üzerine. Gerçekten de kazandığında smokin giymeyen tek kişi oluyor ve “liqui-liqui” denen beyaz bir yöresel takım giyiyor ve şans getirsin diye sarı bir çiçek takıyor. 

Ayrıca arkadaşı Fidel Castro, kutlamak için Márquez’e 500 şişe rom yolluyor. Bu yüzden İsveç Başbakanlığı, İsveç’teki Küba Konsolosluğuna yasa dışı alkol dağıtımı sebebiyle şikayette bulunuyor.

Nobel’i kazandığında adeta rock müzik yıldızı, devlet başkanı karışımı bir statüye yükseliyor. Hatta Fidel Castro diyor ki “Devlet Başkanı, ama hangi ülkenin başbakanı olduğunu bilmiyoruz.”

Film Uyarlamaları

1954’ten bu yana eserlerinden 40’a yakın görsel aktarım yapılmış. Kırmızı Pazartesi (1987), Albaya Mektup Yok (1999), Kolera Günlerinde Aşk (2007) gibi… Ama neredeyse hiçbiri usta yazara yakışacak sonuçlar ortaya koymamış. Kendisi hayattayken, Yüzyıllık Yalnızlık’ın filminin çekilmesini kesinlikle istememiş. Yaşadığı hayal kırıklığının bu kitabın da başına gelmesini istememiş, her okuyucunun hayal dünyasında ne oluştuysa öyle kalsın demiş. 

Yüzyıllık Yalnızlık yazmadan önce senaryo yazarlığı da yapmış; bu nedenle eserlerinden yapılan film senaryoları onu hayal kırıklığına uğratmış. Bir röportajda filmler ve romanları ile ilgili Márquez şöyle diyor: 

Her zaman muazzam görsel gücü sayesinde kusursuz ifade gücüne sahip mecranın sinema olduğuna inanmıştım. Yüzyıllık Yalnızlık’tan önceki bütün kitaplarımı bu kesinlik köreltti. Onlarda karakterleri ve sahneleri görselleştirmeye duyulan aşırı istek, diyaloglar ve diyaloglara eşlik eden hareketlerin süreleri arasındaki milimetrik ilişkiler ve hatta bakış açısını ve kadrajı göstermeye yönelik bir takıntı vardı. Nitekim film endüstrisinde çalışırken yapılabilecekler kadar, yapılamayacakları da keşfettim; görüntünün anlatı unsurlarının üzerindeki egemenliği, elbette bir avantajdı ama aynı zamanda kısıtlayıcıydı ve bunların hepsi sarsıcı keşiflerdi çünkü romanın sonsuz imkanlar barındırdığının farkına vardım.”  

Zaten Marquez de iyi kitapların film uyarlamaları kötü olur diyor. Ancak 2024’ün sonlarında Yüzyıllık Yalnızlık’ın dizi uyarlaması izleyicilerin beğenisine sunulmuş oldu.

Müzik

Yazmanın yanında müziği de çok seviyor. Hatta müzik için: “ En iyi kötü alışkanlığım” diyor.

SONUÇ

O doğuştan gazeteci. Hiçbir zaman dünyaya gazeteci gözüyle bakma merakından vazgeçmemiş. İnsanın ezilmişliğine ve sefaletine asla kayıtsız kalmamış. Ardında Latin Amerika’ya ait ortak bir hafıza mirası bırakmış. Eserlerinde yerel olanı işlerken, zamanı da aşacak şekilde evrensele yönelmiş. İnsanı yalnızca iyi, onurlu, kahraman, güçlü yönleriyle değil; son derece sıradan korkak, hain, yalancı yönleriyle, olduğu gibi sunma cesaretini de göstermiş. Márquez’in “Evet” dediği şeyler tartışılabilir belki, ama bir okur olarak, Márquez’in yazılarında “Hayır” dediği her şeye hayır diyebiliyoruz. 

Büyülü bir dünya inşa ederken gerçeklikten asla kopmamış. Onun ütopyası, talihsizliklerin yanında aşk duygusunun da her zaman olduğu, romantik ideallere sahip bir ütopya olmuş. Edebiyatın büyülü yönüyle, içsel hesaplaşma imkanını da okuyucusuna sunmuş. Aslında kendine ders çıkarabilen için, bu da bir umut türü.

Yaptığı bir konuşmada Márquez şöyle diyor: “On yedi yaşımdan bu sabaha kadar her gün erkenden kalkıp, yalnızca var olmayan bir okurun hayatını mutlu kılacak, daha önce kimse tarafından farkedilmemiş bir öykü yazmak amacıyla boş bir sayfayı ya da ekranı doldurmak için klavyenin önüne oturmaktan başka bir şey yapmadım… Odamda tek başıma mühimmat olarak sadece alfabenin 28 harfi ve iki parmağım varken yazdığım bir şeyin bir milyon insan tarafından okunacağını düşünmek bana delice geliyor.” Bunu o konuşmada söylemiş, ama artık kitapları bir milyon değil, dünyada milyonlarca insan tarafından okunuyor. 

Son olarak Marquez’in söylediği gibi: “İnsanın yaşadığı değildir hayat, aslolan hatırladığı ve anlatmak için nasıl hatırladığıdır.

Arkadaşı M.Vargas Llosa’ya göre aslında “Márquez, halka açık röportajlardan nefret ediyor; çünkü içinde, derinlerde, muazzam bir utangaçlık, seyirciyle yüzleşmeye ve doğaçlama bir şekilde konuşmaya karşı büyük bir isteksizlik var. Özel hayatında ise tam tersi. Olağanüstü konuşkan, komik ve son derece rahat konuşan biri”.

Yazarlar şu anda oldukça ulaşılabilir halde görünüyorlar; adeta okurlarına ait gibiler. Fakat onlar aslında hiçbir zaman hiç kimseye ait olamayacak bir zihinsel ve ruhsal düzlemdeler

Márquez

Márquez ve eserleri hakkındaki sohbetimizi de dinlemek isterseniz, aşağıdaki bağlantıdan Kitapla Sohbet’e ulaşabilirsiniz:

KAYNAKLAR

  • Ali Hakan (2014). Latin Amerika’nın Yalnızlığının Düğümü Nedir?, Mesele, 89, 14-16.
  • Ayşe Başak Kaban (2016). Albaya Neden Mektup Yazan Kimse Yok?, Roman Kahramanları, 27, 77-83.
  • Burcu Polat (2016). Yüzyıllık Yalnızlık ve Beş Yüz Günlük Fakirlik, Roman Kahramanları, 27, 53-58.
  • Federico Cano (2024). García Márquez’in Sadık Okurları Olarak Latin Amerikalılar’da Öz-Tanı, Çev: Şafak Gümüş, Ihlamur, 16(137), 41-44.
  • Ferhat Karabulut (2024). Yüzyıllık Yalnızlık Romanında Büyülü Gerçeklik Temelinde Postkolonyalist Yansımalar, Ihlamur, 16(137), 12-22.
  • Gerald Martin (2017). Gabriel García Márquez’e Giriş, Can Yayınları, 1. Basım, İstanbul.
  • Güzin Tekeş (2016). Beyazperdede Marquez Uyarlamaları, Roman Kahramanları, 27, 74-76.
  • Hector Bianciotti (1982). Marquez: “Benim Romanlarım Şiiri İçlerine Sindiriyorlar”, Le Nouvel Observateur, Çev: Bülent Berkman, Milliyet Sanat, 59.
  • Marisa Avogadro Thome (2024). Büyülü Gerçekçilik, Gabriel García Márquez ve “Ağustos’ta Görüşürüz”, Çev: Nur Gülümser İlker, Ihlamur, 16(137), 27-30.     
  • Nur Gülümser İlker ve Şafak Gümüş (2024). “Ahlak ve Tanrı Kavramları Karşısında Bir Organizma Olarak İnsan: Márquez ve “Kötü Saatte”, Ihlamur, 16(137), 48-54.     
  • Melina Anabel Sánchez Blanco (2024). Gerçeği Anlatan Bir Yazar, Çev: Şafak Gümüş, Ihlamur, 16(137), 7-11.
  • Olga Okay (2016). Kırmızı Pazartesi yahut Gerçek Adıyla Cronica De Una Muerte Anunciada, Roman Kahramanları, 27, 64-68.
  • Ömer Türkeş (2005). Aslolan Hatırlanandır, Milliyet Sanat, Eylül, 80-82.
  • Ramazan Kandemir Enser (2024). Etkilenme Endişesi(zliği)nden Büyük Yazarlığa İlk Adım: Márquez’in Yaprak Fırtınası, 16(137), 23-26.       
  • Semih Gümüş (2005). Klasiğimiz Marquez, Milliyet Sanat, Eylül, 83-86.
  • Stephen M. Hart (2021). Gabriel García Márquez, Runik Kitap, 1. Basım, İstanbul.
  • Solana Guraieb (2024). Gabo, Papaleo ve Tranquilina, Ihlamur, 16(137), 30-33.
  • Şafak Gümüş ve Nur Gülümser İlker (2024). Gabriel García Márquez Üzerine İlk Söz, Ihlamur, 16(137), 2-6.       
  • Yasemin Şengör (2016). Marquez’in Hayalet Şehirleri, Roman Kahramanları, 27, 59-63.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir