”Bizim uygarlık dediğimiz şeyin hemen hemen tümünü aylak sınıf yaratmıştır… Sanat, bilim, felsefe… Aylak sınıf olmasa, insanlık barbarlıktan hiç kurtulamazdı.” 

Aylaklığa Övgü – Bertrand Russell 

            “Aylaklık en zor iş bana göre…”

                                  Yusuf Atılgan

“İnsan sevinçlerini unutur da acılarını hiçbir zaman unutmaz.”

M.Y. Lermontov

20. yy edebiyatında iki önemli konu var: Biri yalnızlaşma, diğeri yabancılaşma. Buradaki yabancılaşma, özellikle aydın ve eğitimli bireyin topluma ve toplumdaki yaşam biçimine yabancılaşması:

– 1950’lere kadar, Türkiye’de romanda ana sorun Batılılaşma olmuş; sonra sınıfsal içeriği olan toplumsal bir soruna dönüşmüş.

– 1950 sonrasında ise Türk edebiyatında, özellikle II. Dünya Savaşı, bunun Türkiye’ye yansıması, Türkiye’nin modernleşme yolundaki bunalımlı adımları ve bütün bu ortamda insanın birey olma yolundaki huzursuzlukları, temel konulardan olmuş. 1950 sonrası Türk edebiyatında Oğuz Atay ve Yusuf Atılgan gibi yazarların eserlerinde de Varoluşçuluğun önemli etkileri var. 

Varoluşçuluk, modernizm sonrası varlığını sorgulayan bireylerin düşünce sistemi. Varoluşçular düşüncelerini, felsefi sistemler halinde ortaya koymaktansa, roman ve dram gibi edebi eserlerde okura sunuyor. Yusuf Atılgan da bu huzursuzluğu yaşayan bir yazar ve eserlerinin genelinde modernleşmeyle birlikte yalnızlaşan, kitle halinde yaşamaya alıştırılan insanın bunalımlı ruh hali, yalnızlığı ve varlığı sorgulayışı yer alıyor. Y.Atılgan için önemli olan ne çevre ne konu. Kişilerin davranışları ona yetiyor.

Yusuf Atılgan; tıpkı Oğuz Atay ve Ahmet Hamdi Tanpınar gibi kendilerinden sonraki dönemlerde değerleri anlaşılan yazarlardan. Üçü de  eserlerini yazdıkları dönemde ya sessizlikle karşılanmış ya da eleştirilmiş; toplumsal olaylara sırt çevirmekle suçlanmışlar, yeni üslup ve teknikler kullandıkları için edebi değerleri sorgulanmış ve kendi devirlerinde yalnız kalmışlar. Ancak ölümlerinden sonra yeniden keşfedilmişler  ve Türk edebiyatının öncüleri olarak değerlendirilmişler.

 Yusuf Atılgan, Türk edebiyatının kendini yenileme konusunda en çok sancı çektiği dönemde-1950’lerde- dönemin neredeyse yegane romancısı oluyor. Kendisini “zor yazanlardan” olarak tanımlıyor. Çoğu kez okumayı yazmaya tercih ettiği ve yazılarında titiz olduğu için bugüne çok az kitabı kalmış. Yusuf Atılgan’ın anlatıları, temelde iç dünya anlatıları. Mekanik ilişkilerin, yalnızlığın ve iletişimsizliğin olduğu modern hayattaki bireyin konuşabileceği, yani yaşayabileceği tek dünya var; o da iç dünya.  Atılgan’ın kaynağı modernist Batı edebiyatı. Ama eserleri başkaldırı edebiyatına da örnek sayılabilir, tıpkı Oğuz Atay’ın olduğu gibi. Bu anlamda Anadolu romancıları ile de ortak sayılırlar. Ama:

  • Anadolu romancıları, haksız düzene başkaldırırken

        Oğuz Atay ve Yusuf Atılgan, bireyin sorunlarına eğilmişler ve burjuva zihniyeti karşısında bireyin isyanına odaklanmışlar.

  • Türk romanında genel olarak söyleyecek sözü olduğu için yazan ve biçimi geri plana atan bir zihniyet hakimken,

Oğuz Atay ve Yusuf Atılgan için, sorunu dile getirmek için kullandıkları anlatım yöntemi daha önemli olmuş.

Y. Atılgan romanlarıyla bir üçleme kurmayı düşünmüş: “Niye geldik bu dünyaya, nereye gidiyoruz, anlamı neydi bunun? Ya süresiz hapisteyiz ya intihar ediyoruz ya da işkence altında öldürülüyoruz. Bu 3 konuyu 3 ayrı romanda yazmak istemiştim” diyor:

  • Aylak Adam —> Şehirdeki Yabancılaşma ile “Süresiz hapsi”
  • Anayurt Oteli —> Kasabadaki Yabancılaşma ile “İntiharı”
  • Canistan (Yusuf Atılgan’ın tamamlanmamış romanı) —> Köydeki Yabancılaşma ile “İşkenceyi” anlatıyor.

Aylak Adam, tutunamamak kavramından ilk bahseden kitap. Baba-oğul çatışmasını anlatıyor.

Roman Yabancılaşma ve Varoluşçuluk temeli üzerine kurulu. Buradaki yabancılaşma; kendinden, özünden uzaklaşma (kendine yabancılaşma). 

İsmi yok C.’nin; yazar, ana kahraman C.’ye isim vermiyor. Oysa bir şeyin isminin olması, varolmanın ilk aşamalarından. Kendisine isim verilmeyen özne, bir varoluşa da sahip sayılmaz. Bizde, Dede Korkut Hikayeleri’nde çocuğa verilen ismin öneminden bahsedilir. Çocuğa ad verilmesi, topluma kabul edilmesidir aynı zamanda. C. gibi antikahramanlar ise, toplumsal kabul, statü ve onay yoksunluğunu simgelemek üzere çoğunlukla isimsiz. C. ayrıca, babasından nefret ettiği için, ailesinin ona verdiği ismi kullanmak istemiyor. Bu isimsizlik, aynı zamanda onun toplumda bir yeri de olmadığının ve yabancılaştığının göstergesi. Aradığı kadın B.’nin de ismi yok; Böylece, C. gibi onun da yerleşik değerleri reddettiği söylenebilir. Y.Atılgan bunu romanın kurgusuna çok güzel işlemiş, Kafka gibi C.’nin içindeki boşluk da hiç dolmuyor. Ama C., nihilizm içinde değil. Hayatı önemsiyor. Yaşama ait değerlerini yitirse de C.’nin bir arayışı var;  yine de umutlu…

C.’nin aylaklığı, aslında bir simge değer. Yaşadığı hayat içinde, tutunmaya değer hiçbir şey bulamadığı için aylak ve Aylak Adam’daki böyle bir pasajdan etkilenen Oğuz Atay, Tutunamayanlar’ı yazmış. Dünyada hepimiz sallantılı, korkuluksuz bir köprüde yürür gibiyiz. Tutunacak bir şey olmadı mı insan yuvarlanır…” diyor Atılgan. Topluma yabancı düşmüş bireyi konu edinmek açısından, “Tutunamayanlar”ın öncüsü sayılabilir. Oğuz Atay romanını Atılgan’a göndermiş; “ilginizi umarak” diye imzalamış kitabını. Uzun süre Atılgan’dan cevap beklemiş; ama beklediği dönüşü göremeden 1977 yılında vefat etmiş. Oysa Yusuf Atılgan, Oğuz Atay’ın kitabını öyle beğenmiş ki, böyle iyi bir yazarın kendi yorumuna ihtiyacı olmadığını düşündüğü için dönüş yapmamış. Atılgan diyor ki:

Çok beğendiğim halde bunu Oğuz Atay’a bildirmek gereğini duymamıştım. Böylesine güzel roman yazan birinin başkalarını da yazacağını, benim yargıma gereksinmeyeceğini düşünmüştüm. Yıllar sonra bir tanıdığına benim için, “Romanımla ilgilenmedi” demiş. Bunu duyduğumda üzüldüm. Ölmemiş olsaydı ne yapar eder onu bulur konuşurdum.

Öğretmenleri:

-Balıkesir Lisesi’ndeki İngilizce öğretmeni Behice Boran ve İ.Ü. Edebiyat Fakültesi’nde Ahmet Hamdi Tanpınar olmuş. “En büyük şansım üç yıl Ahmet Hamdi Tanpınar’ın öğrencisi olmam. Örneğin Recaizade’den (Marcel)Proust’a, (Andre)Gide’e, iyi müziğe atlayarak anlattığı derslerin ve ara sıra özel konuşmalarımızın yazarlık mizacımda büyük etkisi olduğuna inanıyorum” demiş Atılgan. Halide Edip Adıvar’ın birlikte çeviri yaptığı öğrenci grubundaymış. “Hamlet” çevirileri Şehir Tiyatroları’nda sahnelenmiş.

Aylak Adam eseriyle, 1958 yılında Yunus Nadi Roman Yarışması’na katılmış ve ikinci olmuş. Manisa’dan İstanbul’a başvuru için, son gün son saat yetişmişler. Önce saat beşi geçti, alamayız denmiş. Uzaktan geliyoruz deyince, görevli akşam o saat Cumhuriyet’te olan Yaşar Kemal’e sormuş. Yaşar Kemal romanı çok beğenmiş ve roman yarışmaya katılabilmiş. Birinciliği Fakir Baykurt, “Yılanların Öcü” romanıyla almış. Atılgan’ın birincilik ödülünü almasına, büyük oranda Orhan Kemal’in müdahalesi engel olmuş. Yarışmayı düzenleyen Cumhuriyet gazetesi birinci ve üçüncü olan romanları tefrika ettiği halde, “Aylak Adam”ı tefrika edilecek bir roman olarak görmeyip yayımlamamış. Yusuf Atılgan: “Tefrika edilen romanlar için özet yazılır. Aylak Adam’ın özeti nasıl olurdu çok merak ediyordum, içimde kaldı.” diyor. Ancak sonra Aylak Adam, 1959 yılında Varlık Yayınları tarafından yayımlanmış.

  • Bu yarışmada jüride Halide Edip Adıvar, Azra Erhat, Sabahattin Eyüpoğlu, Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Orhan Kemal, Behçet Necatigil, Vala Nureddin, Haldun Taner ve Cevat Fehmi Başkut yer alıyor. Ödül sonrası konuşmak için Tahir Alangu, Fakir Baykurt’u serin olur diye düşünerek Gülhane Parkı’na davet ediyor. İkincilik ödülünü alan Yusuf Atılgan’ı da Behçet Necatigil davet ediyor. Akşama doğru birkaç yazarla birlikte bir içkievinde oturup konuşuyorlar. Sıra ödemeye geldiğinde Yusuf Atılgan: “Ben bugün para aldım. Hesabı ben ödeyeyim” diyor. Necatigil: “Olmaz. Ben jürideydim, sonra dedikodu çıkar.” diye karşı çıkınca herkes kendi parasını ödüyor. Necatigil’in titizliği bir yana, yarışma dedikodudan kurtulamamış. H.E. Adıvar’a: “Bakın efendim, son anda ‘Aylak Adam’ diye bir roman daha geldi. Çok değişik. Okur musunuz?” diyen seçici kurul üyelerine karşılık Halide Edip: “Ben birinciliği Yılanların Öcü’ne verdim. Artık bu kararımı hiçbir eser değiştiremez. Onun için okumama gerek yok.” diyerek yumruğunu masaya vurup gitmiş. 
  • Yusuf Atılgan ise bir röportajda bu ödül ile ilgili fikri sorulduğunda: “Halide Edip fakültede hocamdı ama yıllardır beni unuttuğunu sanıyorum –  9 üyeden 3’ünün birincilik için bana oy vereceklerini düşünmüştüm. Haldun Taner’le Behçet Necatigil’de yanılmadım. Yanıldığım üyenin adını söylemeyeceğim”  demiş.

Yusuf Atılgan ve Ruh İkizi Faulkner

Yusuf Atılgan, okuduğu ilk Faulkner kitabı ile ruh ikizinin Amerikalı yazar William Faulkner olduğunu keşfetmiş. Onu romancı yapan, Faulkner’la tanışması olmuş. Faulkner 1949 yılında Nobel Edebiyat Ödülü’nü alınca, onun Sartoris romanını buluyor ve İngilizcesinden okuyor. Faulkner’ın kullandığı teknik, spiral anlatı tekniği. Yani hikayenin merkezinde adı konmamış bir şey var: cinayet ya da sıradan bir şey. Bunu kesin söylemiyor, sadece sezdiriyor. Ama okuyucu devamlı bunun etrafında dolanıyor.

Yazarlığı ile ilgili de şöyle diyor: “Benim yazarlığım insanlığımdan sonra gelir. Yani yaşamamdan sonra gelir (Yani demiş ki önce insanlığım, sonra yazarlığım). Yazmak istediğim zaman da yoğun olarak onun üstüne düşerim. Zorla yazdığım zaman, o yazdığım iyi de olsa atıyorum,” diyor Atılgan.

Aylak Adam (1959) ile Anayurt Oteli (1973) arasında 1965’te yazdığı “Eşek Sırtındaki Saksağan” tam baskıya hazırlanırken, kurgusu Faulkner’ın “Döşeğimde Ölürken” romanına benziyor diye romanı yakıyor. Kendisi tarafından bile fark edilmeyen bir etkiye ya da esine dahi tahammülü yok. Y. Atılgan bununla ilgili şöyle demiş: 

O sıralarda Faulkner’in Döşeğimde Ölürken’ini okuyorum. Birden yadırgadım.….. Bu romanın (yani Faulkner’ın) tekniğini kullanmışım. İçeriğiyle pek ilgisi yok. Biliyorsun Faulkner’ın bu romanında olayı birisi anlatır, sonra başka biri alıp götürür. Benimkindeyse geçişler çok daha sözel bir geçiş gibi. Yani o sözü orada biri bırakmış da burada başka biri alıyor. Çok güzel bir ayarlama da yapmışım. Öyle olduğu halde büyük bir benzeşim havası yarattı bende ve o romanı yırttım. Şimdi ise pişmanım tabii.

 Yalnız bu imha, ilk değil. Daha önce de Faulkner’i keşfetmeden evvel, 1947 yılında yazdığı “Parmakkapı’daki Pansiyon” adındaki romanını da yırtıp atmış. 

Sonradan “Eşek Sırtındaki Saksağan”ın 15-20 sayfalık ilk bölümü el yazıları arasından çıkıyor ve Can Yayınları Murat Belge’nin değerlendirmesiyle bu kısmı yayınlıyor. Yakın arkadaşı İhsan Bayram diyor ki: “Beni en çok üzen şey, Eşek Sırtındaki Saksağan’ı yakmış olmasıdır. Çok güzel bir romandı.”

Faulkner ve Atılgan; biri Amerika’da, öteki Manisa’nın bir köyünde yaşayan iki insanın hayatı birbirine çok benzer.

“Tekrar dünyaya gelirsen ne olmak istersin?” sorusuna Yusuf Atılgan “Öğretmen olmak isterdim. Öğretmenliği çok sevmiştim”  cevabını veriyor. Çok başarılı bir öğrenciyken ve ailesinden ‘doktor ol’ baskıları gelirken, sırf öğretmen olabilmek hayaliyle edebiyat fakültesine giriyor. Ama 9 ay öğretmenlik yapıp hapse giriyor, çıkınca da bir daha öğretmenlik yapamıyor. Aynı soruyla, ustası William Faulkner da karşılaşıyor (yani “Tekrar dünyaya gelirsen ne olmak istersin?”), onun cevabı ise şöyle:

Dünyaya bir tembel çaylak olarak gelmek isterim. Kimse nefret etmez ondan, kimse kıskanmaz; ne bir isteyeni vardır ne arayıp soranı; hiçbir vakit tedirgin edilmez, tehlikeye düşmez. Canının istediğini yer yaşar.” 

  • Atılgan yazdıklarında çok titiz. Ve bağlacını kullanmayı hiç sevmiyor. Öykülerinde hiç kullanmamış. Oğlu Mehmet Atılgan’a demiş ki: “Aylak Adam’da bir kere ve bağlacını kullandım, onu da hiç kullanmasaydım”. Aylak Adam’da ve bağlacı yok. Ama İngilizce bir kitap adı geçiyor: “The Naked and the Dead”. Buradaki ve’yi (and) mecburen kullanmış; kullandığına da pişman olmuş. Anayurt Oteli kitabında ise Zebercet, sevgi bulamamış karakter. Bu kitapta da sevgi sözü hiç geçmiyor.

Y. Atılgan, ilk romanı Aylak Adam romanını okuyup da o romandaki B. karakteriyle kendisini özdeşleştiren tiyatro oyuncusu Serpil Gence ile mektuplaşmaya başlıyor. 1973 yılında ikinci romanı Anayurt Oteli’ni yayınladıktan, bir yıl sonra da İstanbul’da Serpil Gence ile ikinci evliliğini yapıyor.

C. karakteri birçok yerde “flaneur” olarak değerlendirilmiş. Flaneur;  yani düşünür gezer ‘aylak kent gezgini’; kalabalıklar içinde yalnız olan, amaçsız, gözlem yapan ve düşünen kişi. Ancak Hilmi Yavuz ise C.’nin Osmanlı dönemindeki romanlardaki aşırı batılılaşmış “alafranga züppe” tipinin bir devâmı olduğunu ve bu nedenle onun “flaneur” sayılamayacağını; Flaneur olamayan, ama flaneur olmaya özenen; bunalmayan ama bunalmaya özenen; Avrupalı değil ama, Avrupalı gibi olmaya özenen genç ‘aydın’lardan olacağını söylüyor.

Bay C. çalışmadan bir gelire sahip, emek harcamıyor bir şey için. Okulu yarım bırakmış. İş anlamlı değil onun için, çünkü kendini tekrar ediyor. İş sahibi olmayarak toplumun kıyısına çekiliyor. Başkaları gibi olmak onun için boğucu.

Anayurt Oteli, Tanzimat Fermanı’nın ilanında bir konak olarak inşa ediliyor (1839). 1876’da, I. Meşrutiyet’in ilanında, Haşim Bey konağın hakimi. Konağı inşa eden kişi II. Meşrutiyet’te evleniyor (1908). 17 Aralık’ta Osmanlı Meclisi Mebusanı açılıyor. Cumhuriyet’in ilanında 1923‘te konak otele dönüştürülüyor ve ana karakter Zebercet 10 Kasım saat 9’u 5 geçe kendini asıyor. Yusuf Atılgan tarihsel bir süreç oluşturmuş. Atılgan, “Ben romanlarımda politik ya da toplumsal durumları böyle telmihlerle (yani üstü kapalı şekilde) geçiştiririm. Bunlar benim toplumsal olaylara bir dokundurmam gibidir” diyor. Anayurt Oteli de romanda bir karaktere dönüştürülüyor ve bu tarihlerle yabancılaşmayı ve yalnızlaşmayı simgeliyor. Konağın değişimi ve Zebercet’in değişimi arasında da bir bağ kurulabilir. Otel yazan tabeladaki teneke okun ucu zaman içinde yıpranarak ters dönüyor ve toprağı gösteriyor. Bu durumda şu çağrışımlar akla gelebilir:

  1. Otelin yeraltında olduğunu sanma düşüncesi: Bir nevi dünyadan kopuk olmanın simgesi
  2. Bir devrin çöküşünü simgeleme
  3. Dostoyevski’nin “Yeraltından Notlar’ına bir gönderme. 

Aylak Adam’da da sonunda yeraltına inen bir adamın hikayesi anlatılıyor. 

Aslında Yusuf Atılgan kahramanlarının formülünü bir röportaj sırasında vermiş: Anayurt Oteli aslında Manisa’daki Anavatan Oteli. Oteli de Ahmet Efendi ile oğlu Zebercet işletmekte. Romandakinin tersine Zebercet babası, Ahmet Efendi oğlu.  Manisa’da evleri yandığında kaldıkları oteldir bu; Anavatan Oteli. Daha sonra babasıyla her Manisa’ya gittiğinde burada oda tutarlar; hatta kardeşi Turgut Atılgan ortaokul son sınıfı bu otelde kalarak okur. Başka bir zaman Y. Atılgan, arkadaşları ile Birge’ye gidip başka bir otelde kalıyor. Otel kâtibinin masası merdiven altında; onun oradaki hayatının ne olabileceği ile ilgili düşüncesi ile Anavatan Oteli ve bu adamı birleştiriyor. Aynı zamanda “kendi ruh durumu”nu da romanda yansıtmaya çalışıyor.

 “Yusuf Atılgan isteseydi insan ruhunun yeraltını en iyi yazanlardan birisi olabilirdi. Onun Kierkegaard’ı okumuş ve çevirmiş olması rastlantı değil. İnsanoğlunda Atılgan’ın görebildiği yönleri gören, bizim yazınımızda azdır” diyor Oğuz Demiralp.

Kafka için Canetti demiş ki; “Küçülerek gözden kaybolmanın olanaksızlığı”.  Zebercet = Küçülerek gözden kaybolmanın olanaksızlığıdır. Zebercet bu olanaksızlığın bunalımını yaşıyor.

Berna Moran’a göre Aylak Adam bir roman, Anayurt Oteli anti-roman olarak yazılmış. Aylak Adam ve Anayurt Oteli birbirini tamamlayan iki anlatı gibi görülebilir. Y. Atılgan’a göre madalyonun iki ters yüzü bu romanlar ve iki romanın ortak yanı, kahramanlarının yalnız olması:

  1. C. = Uyumsuz aydını temsil ediyor. Bir nevi kendi yıkımına giden bir kahraman.

Zebercet= Uyumsuz bilinçsizi temsil ediyor. 

  1. C’nin yıkımı içe dönük, Zebercet ise dışa dönük olarak tehlikeli.
  2. C. ile Zebercet bir aidiyetsizlik içinde. Hayatları kendileriyle sınırlı. Her ikisi de diğer insanlarla temas etmiyor. Anayurt çağrışımı da bu bakımdan düşünülmeli. C.’de hiçbir umut yok. Ancak sürekli eksik parçasını arıyor, yalnızca seveceği bir kadını arıyor. Bütüne erme çabası içinde. B’yi arıyor ama, B bir yokluk… 
  3. Ayrıca bıyık, C. ve Zebercet için önemli bir simge. 
  4. İkisinde de iletişimden kaçma gibi bir durum var. Örn: İkisi de meyhanede masasına yarenlik etmek için gelen kişinin yanından hemen uzaklaşıyor. Ama yine de ikisi de görülme ihtiyacı içinde.

Aylak adam —> ümitsiz arayışın romanı, Anayurt Oteli —> bulamayışın romanı 

Ama bu arayış; kötücüllükleriyle, topluma karşı isyankar duruşlarıyla kapana kısılmışlıktan kurtulma arayışı.

C. bencil ve kendi doğrularına inanan, başkalarının düşüncelerini küçümseyen biri. İstediğini yaparken fedakarlığı hep karşı taraftan bekliyor. Ayşe’den de Güler’den de ayrılmasının temelinde hep bu benmerkezci tavır var.

Alışmaktan korkuyordu… Bir yerleri olması kötüydü. Sonra insan kendinin değil, o yerin isteğine uygun yaşamaya başlardı.” Aylak Adam-Y.A.

C. hiçbir yerde huzur bulamıyor. Sürekli arayış içinde. C.’nin onu saf bir şekilde sevecek bir kadını, yani gerçek sevgiyi aradığı söylenebilirse de aslında neyi aradığı da çok açık değil. Bu noktada C. Lermontov’un roman kahramanı Peçorin’e benziyor. Ancak bir yanıyla da aileye ve özellikle de anneye yönelik bir arayışta olduğu da söylenebilir. Y. Atılgan diyor ki “Sevgi ve sevgisizlik. Bu iki kavram benim yazdıklarımın temel ekseni. Bizim toplumumuzda sevgisizlik oldukça yaygın. Ama dışarıya vurulmaz pek. Gizlice yaşanır”:

  • C.’nin arayışındaki sevginin asıl kahramanı da annesiz geçen çocukluk yıllarında onu anne sevgisiyle büyüten teyzesi. Babası ise bıyık antipatisinin, kulak kaşıma güdüsünün, emek ve para düşmanlığının karşılığı. Her türlü toplumsal olumsuzluğunun temelinde yatan, babasının sert ve şefkatten yoksun yaklaşımı. Baba, C.’nin bilincinde adeta kara bir leke. Babanın reddi, dolaylı olarak sembolik düzenin de reddine dönüşmüş. Örneğin, C., “babam adamsa ben adam olmayacağım” diye düşünüyor.

Aylak adamın romanda hep kulağıyla oynaması,  Yusuf Atılgan’ın da tikidir. “Kulağını kaşıdı, belki bu da babadan kalmaydı”.  

C.’nin babası, Karamazov Kardeşler’deki evlatları ile sevgi bağını kuramamış bir baba olan Pavloviç Karamazov gibi. C. için babasını sevmek çok zor ve bundan kurtulmak için babasından dayak yemeye razı; çünkü onu sevmemesi için bir nedeni oluyor.

Aylak Adam da bir çeşit “lüzumsuz adam”. Murat Belge, lüzumsuz adamların çevrelerini saran insanlardan daha zeki, daha yetenekli kişiler olduklarını ve felaketlerine de bunun sebep olduğunu söylüyor. Ötekiler gibi olsalar, toplumla birlikte geçinip gidecekler. Ama zekaları onları uyumsuzluğa iter. Sıradan olmayı reddedince de, sıradanlığın kural olduğu toplum düzeni onları yok etmek üzere çalışır. Lüzumsuzdurlar, çünkü zeka ve yetenekleri bu topluma lazım değildir; topluma fazla gelir.

Roman öncesinde bizde aylak adamın aydın olarak örneği, Sait Faik olabilir. Hazır parası vardır, çalışmaz, ilhama-sanata odaklanmıştır. Bu anlamda aylaklık, sanatı gerçekleştirmek adına bilinçli bir tercih.

C., içinde yaşadığı toplumun her şeyine tepki duyuyor. Aylak Adam hiçbir kategoriye dahil olmayan, hiç kimseyle iletişim kurup dayanışma içinde olamayan arada kalmış bir aydın.  Onu ayakta tutan şeyse, bir gün sahip olduğu zengin iç dünyasını paylaşabileceği sevgiliyi bulma umudu.

C. sık sık iletişim kazalarına uğruyor, umudunu yitirip, sonra yine umutlanıyor. Birtakım değerler üreterek üzerinde yaşadığı dünyaya katkıda bulunmayı çok istemesine rağmen, hiçbir zaman aradığı muhatabı, dolayısıyla çıkış yolunu bulamıyor.

Yusuf Atılgan “Aylak Adam” kitabını, C.’nin intiharıyla bitirmeyi düşünmüş, ancak fazla ‘dramatik’ olur endişesiyle vazgeçmiş. Bunun yerine C. başkalarına bir şeyler anlatma umudunu bırakıp, kendini herkese kapattığı, susmayı tercih ettiği bir sonu tercih etmiş (Bu doğrultuda Camus’nün Yabancı’sı ile birlikte okunabilir). Aylak Adam, görünür kılınmak, anlaşılmak istiyor ama olmuyor. Sisifos’un sürekli kayayı yuvarlaması gibi. 

C. ve B., her ikisi de ötekilerden farklı olduğunu düşündükleri ruh ikizlerini arıyor. Bir yıl boyunca her mevsim karşılaşma fırsatı buluyorlar ama bir türlü tanışamıyorlar. Böylece, C. ile B.’nin kavuşamama hikâyesi adeta garip bir efsaneye dönüşüyor, tıpkı romanın başında kullanılan ve romanı özetleyen epigraf gibi: “Mufassal kıssa başlarsın, garip efsane söylersin.” Yani “Sen öğüt veren bir hikâye anlatmaya başlarsın; bir bakmışsın ki anlattığın hikâye efsaneye dönüşmüş.” Baki

Ancak Aylak Adam’da kavuşamayan B. ve C., Y. Atılgan’ın bitmemiş romanı Canistan’da gündüz çalışan, sonra karşılıklı birbirlerine kitap okuyan Ege köylüsü genç karı-koca olarak, tam da bu romanda birbirlerini bulmuş gibi.

Canistan (İşkence) romanının son bölümünü bir türlü yazamamış Yusuf Atılgan.  Ahmet Hamdi Tanpınar’ın şöyle bir sözü var: “Yarım kalmış roman, bir vicdan azabı gibi duruyor.” Atılgan’ın romanı da tıpkı hocası Tanpınar’ın “Aydaki Kadın” romanı gibi yarım kalmış ne yazık ki. 

Ressam Nuri İyem diyor ki: “Bazı sol çevreler, Yusuf Atılgan için, toplumdan kopmuş, bireyci, kaçak, korkak gibi suçlamalarda bulundular. Son yıllarda böyle diyenler azaldı. Toplumun bozukluklarını, bireyi verirken de yansıtılabileceğini anladılar.

Vedat Türkali ile Y. Atılgan karşılaşıyor. Türkali ona Aylak Adam ile ilgili fikrini söylüyor: ”Benim tanıdığım iki Yusuf vardı. Galiba biri ötekini öldürmüş. Benim bildiğim Yusuf öyle yazmazdı” demiş. Atılgan ise: “Nasıl yazsaydım, Kemal Tahir gibi mi yazsaydım?” demiş. “Eski bir Yusuf vardı, onun gibi yazmalıydın” demiş Türkali. Kemal Tahir o dönemde önemli bir romancı. Bu yazım şekli de o dönem için ön plana çıkarılan, kutsanan bir yazım şekli. Y. Atılgan o şeklide yazmak istememiş. Onun yazım biçimi ise o dönem için çok bireysel kabul edilen ve sıra dışı görülen bir biçim. 

Y. Atılgan Aylak Adam yayınlandıktan sonra 1959’da bir röportajında şöyle diyor: “Aylak Adam’ı ciddiye alan, demek istediklerimi anlayan, tartışan, satırların ardını görebilen aydınlar olduğunu bilmek bana huzur veriyor; şimdi olsa romanı bile bile “anlamazlardı” sözcüğüyle bitirmezdim. Bu sözcük ilerde bana bir tutamak, bir avuntu olacaktı. Artık içimde kuşku yok. Bundan böyle daha rahat, kendime daha bir güvenerek yazacağımı sanıyorum.” 

  • Çocukluğunda, III. Murat’ın Mimar Sinan’a yaptırdığı Muradiye Camii ve Külliyesi’nin yanında olan, 18. yüzyılda yapılmış ama külliyenin uyumunu bozmayan Muradiye Kitaplığı’nda tatil günlerinde hep gider kitap okurmuş Yusuf Atılgan. Kütüphane memuru, ‘çoğu zaman roman okuyorsun, derslerin nasıl?’ demiş bir gün. Çok iyi olduğunu söylediğinde pek inanmamış. Daha sonra karne aldığında, Atılgan karnesini ona göstermiş ve memur sonunda inanmış ve çocuk Y. Atılgan bir ‘aferin’ almış. 
  • Atılgan, ilkokulda 4. ve 5. sınıfı köyünden uzakta Manisa’da okumuş. Evine hasret çektiği ve alışamadığı için ilk karnesinde neredeyse bütün notları zayıfmış. Bir gün coğrafya dersinde öğretmeni dağları anlatırken Istranca Dağları’ndan bahsetmiş. Yusuf Atılgan da bunu ısparanca sanmış. Köyde kuşkonmaza ısparanca derlermiş. Öğretmeni yine o dağlardan bahsedip kimse ismini bilmiyor mu deyince, Isparanca Dağları demiş hemen Yusuf Atılgan. Öğretmeni de “Aferin, demek artık çalışmaya başlamışsın” deyince, Yusuf Atılgan hemen eve gidip coğrafya kitabını baştan okuyup bitirmiş. Ertesi gün de tarih kitabının tamamını okumuş. Arık öğretmenin derslerde işlemediği konuları da biliyormuş ve hep aferin alıyormuş. “İşte böylece bir “ısparanca” sözü, benim başarılı olmama sebep oldu”, diye anlatıyor Atılgan.

AYLAK ADAM YORUMLARI

Demirtaş Ceyhun:Üzerinde konuşmak istediğim, beğendiğim şey, bu romanın, birtakım ilginç sorunların önümüze çıkmasına, gün ışığına çıkmasına sebep olmasıdır. Şimdiye kadar hiç düşünmemiştik onları. Yazarlarımız konuşmuyorlardı; yahut da konuşmalarının gerekli olduğunun farkında değillerdi. Bu romanla birlikte, bugünkü kuşağın, daha genelleştirirsek bütün cumhuriyet kuşağının durumunun, bilhassa psikolojik durumunun çözümüne çalışma belirtileri gözüktü.

Orhan Kemal: Yunus Nadi Roman Ödülü’nde 2.’liği veren jüri üyelerinden. “Aylak Adam’ı okudum. O da güzel roman doğrusu… Oğlanın romancı dokusu var. Kumaş iyi kumaş… İşçilik güzel… Beliriyor… Ama romanın meselesi ne? Getirdiği yorum ne? Romanın kapağını kapatınca bana vermek istediği, bana duyurmak zahmetine katlandığı mesaj ne? Kaypak bir mesajı var ama, bir roman için, hem de iyi bir roman için bu yetmez…

Can Yücel:C.’ye aydın değil belki de işgal devri münevveri ya da bir kolej münevveri denebilir…. Aylak Adam, memleket romanı denen, o biraz da bıktırıcı çeşitten farklı bir akımın başlangıcı sayılabilir.”

Fethi Naci:Yusuf Atılgan’ın romanı hem okuyanı şaşırtacak kadar ustaca yazılmış bir roman (hiçbir yazarımızın ilk romanında bu ustalığı gösterdiğini hatırlamıyorum), hem de şimdilerde ülkemizdeki ‘zamanımızın kahramanı’ örneklerinden birini veriyor. Atılgan, romanının her cümlesi üzerinde sabırla çalışmış, belli. Her cümle, güzel bir şiirdeki sözcükler gibi, yerli yerine oturmuş.… Üstelik üslubu var…… Romancılarımızın çoğunun dilleri temiz, üslupları yok, dili kendilerine özgü kullanışları, yoğuruşları yok. Atılgan’da bu var.”

Murat Belge:Romanda psikolojik tutarlık var, ama psikolojik tutarlıktan kişiliğe yer kalmıyor. Sanki yazar bir doktor, aylak adam da hasta… Atılgan’daki aksaklık, Freud kuramının belli bir roman kişisine uygulanmasıyla o kişinin bir gerçeklik ve yaşarlık kazanacağını sanmak yanılgısı. Çocukluk komplekslerinin üzerinde o kadar fazla, hatta eserin tasarlanmış bildirisini zedeleyecek oranda, duruluyor ki, zaman zaman, bir hastanın klinik raporunu okur gibi oluyoruz.”

  • Türkiye’de Dostoyevski gibi Yeraltı Adamı’nı yazacak bir kişi olsaydı bu yazar Yusuf Atılgan olurdu herhalde. Karakterleri hep arafta kalmış. Hikayelerinde bile… Aşağıdaki yazı Yusuf Atılgan karakterlerinin yaşadığı bu araf için yazılmış adeta… Yazı terk edilen, unutulan kişi için söylenmiş. Agamben’in bir yazısı:

 “Teolojiye göre, bir yaratığın karşılaşabileceği en ağır ceza -ki bunun bir çaresi yoktur- Tanrı’nın gazabı değil, unutuşudur. Onun gazabı aslında rahmetiyle aynı hamurdandır; ancak kötülüğümüz sınırı aştıysa, Tanrı’nın gazabı bile terk eder bizi. “İşte o korkunç an,” diye yazar Origenes, “günahlarımız için artık cezalandırılmadığımız o an: Kötülüğün ölçüsünü kaçırdığımızda, kıskanç Tanrı şevkini üzerimizden alır: ‘Kıskançlığım,’ der, ‘seni terk edecek. Senin iyiliğin için, artık sana öfke duymayacağım.” Her türden cezanın ötesindeki bu terk ediş, bu kutsal unutkanlık en rafine intikamdır; mümin, telafisi mümkün olmayan tek şey olarak gördüğü bu terk edişten korkar, onun karşısında düşünceleri dehşet içinde geri çekilir. Ne bağışlanmış ne de hüküm giymişse aman dikkat: kaybolmuş demektir.”   (Giorgio Agamben, Nesir Fikri) (Kelimeler ve Şeyler TRT2 Paylaşımı)

Not: Yusuf Atılgan hiçbir şeyi doğrudan yazmaz, söylemezmiş. Sen bul der, sonunu açık bırakırmış.

ANAYURT OTELİ SEMBOLLER (Bazıları)

Bıyık: Bıyık ve erkeklik arasında bir bağ kuruluyor. Roman boyunca bıyığın kesilip kesilmemesi ile ilgili gel-gitler oluyor.

Zebercet: Erken dünyaya geliş, iki kuşak önceki atalarını bilmeyiş ile  beklentisiz, içe kapanık Zebercet, Türk insanını temsil ediyor romanda. Otel yönetimi-devlet yönetimi Zebercet üzerinden kıyaslanıyor.

Kasaba (Kent): Otel dışındaki tüm dünya. “Eskiden beri anlayamazdı dışarının insanlarını” sözü ile otel dışı, yurt dışı olarak da anlamlandırılabilir.

Otel: “Ana” ve “yurt” anlamlarını beraber içerir. Anayurt oteli Zebercet için anne. Tüm umudunu kaybedince Zebercet ana rahmine ya da cansız hale dönmek ister.

Gecikmeli Ankara treniyle gelen kadın: Mantık dışı beklentilerle Zebercet’in kendine kurtarıcı diye seçtiği kadın. 

Emekli subay olduğunu söyleyen adam: Emekli subay olduğunu söyleyerek Zebercet’i kandıran adam, Türkiye’nin sivil siyasetçilerini temsil ediyor.

Odadaki iki havlu: İlki otelin havlusu ve diğerinin önemini perdelemek için var. Sarı-siyah-kırmızılı havlu daha dikkat çekici ve iktidarı simgeliyor (Dövüşen horoz da havlu ile aynı renklere sahipti). Aynı havludan emekli subayda da var. Kadın ve emekli subay havluyu aynı yerden, Ankara’dan almışlar.

Kedi: Zebercet’in vicdanı. Kedi özellikle geceleri çıkıyor Zebercet’in karşısına.

O köy: Zebercet’in hatıralarındaki cennet. Gecikmeli Ankara treniyle gelen kadının gidip de gelmediği köy. O köyde yaşayan arkadaşı iyi kalpli Ömer’in, kardeşi tarafından parayla vurulduğunu öğrenir. Artık bir cennetinin de olmadığını düşünür.

İp: Hem intiharla hem otelle bağı. Anne rahmi otel-göbek bağı ip bağlantısı da kurulabilir. Ya da rüyasında iple bağlı halde verdiği cevabı “bağlıyım burada ölülere konağa” sözünden yola çıkarak; Zebercet’i konağa ve ölülere bağlayan şey veya halkları toprağa ve altında yatan atalarına bağlayan şey, ip.

KAYNAKLAR

Berna Moran (2016). Türk Romanına Eleştirel Bir Bakış-2, İletişim Yayınları, İstanbul.

Bilgin Güngör (2014). YUSUF ATILGAN’IN HAYATI, ESERLERİ ve FİKİRLERİ (1921-1989), M.Ü. T.A.E. Y.L. Tezi, İstanbul. 

Bilgin Güngör (2021). Yusuf Atılgan Üzerine, Türk Dili, Haziran, 42-46.

Ebru Salman (2009). Uşaklıgil ve Atılgan’ın romanlarında ensest motifleri, Bilgi Üniversitesi S.B.E. Y.L. Tezi, İstanbul.

Emel Özkaya (2019). Albert Camus’nün Yabancı ve Yusuf Atılgan’ın Aylak Adam Eserlerinde Bilinç Akışı, RumeliDE Dil ve Edebiyat Araştırmaları Dergisi, (Ö6), 380-388.

Fatih Özgüven (2012). Yusuf Atılgan Sempozyumu, Modern Türkçe Edebiyat Sempozyumları 2, 18 Ekim, Kadir Has Üniversitesi, İstanbul.

Giorgo Agamben (2009). Nesir Fikri, Metis, İstanbul.  https://anarcho-copy.org/libre/giorgio-agamben-nesir-fikri.pdf 

Hande Bağcı (2016). AYLAK ADAM VE YABANCI ROMANINDA YABANCILAŞMA, Karadeniz, 29, 135-149.

Hasan Cuşa (2014). YUSUF ATILGAN’IN AYLAK ADAM ROMANINA BAHTİN’İN DİYALOJİ KURAMI EKSENLİ BİR YAKLAŞIM, Çukurova Üniversitesi S.B.E. Y.L. Tezi, Adana.

Hülya Bayrak Akyıldız (2014). Eylemsizlik ve Anti Kahramanların Dönüştürücü Gücü Üzerine, Humanitas, 4. Sayı (Güz), 17-29.

İrfan Murat Yıldırım (2017). Yusuf Atılgan’ın Romanlarında Kahraman Tipolojisi, Uluslararası Türkçe Edebiyat Kültür Eğitim Dergisi, 6(4), 2493-2502.

Kemal Çinko (2020). Aylak Adam Romanına Farklı Bir Yaklaşım: Bir Puer Aeternus Arketipi Olarak Bay C., Akademik Dil ve Edebiyat Dergisi, 4 (4), 950-962. 

M. Fatih Kanter (2013).YUSUF ATILGAN’IN HİKÂYELERİNDE VAROLUŞÇULUĞUN İZLERİ, Yeni Türk Edebiyatı Araştırmaları, 5(10), 133-147.

Mehmet Akif Duman (2019).ÖYKÜCÜ YUSUF ATILGAN’IN PRAGMATİK SAPLANTILARI, EKEV AKADEMİ DERGİSİ, 23(79), 297-318.

Murat Belge (2015). Zebercet’ten Cumhuriyete “Anayurt Oteli”, Derleyen: Nergis Öztürk ve Necdet Berk Özler, Bilgi Üniversitesi Karşılaştırmalı Edebiyat Bölümü Türk Edebiyatı Dersi ortak çalışması, İstanbul Bilgi Üniversitesi. İstanbul.

Nejla Özgür (2010).MODERNLEŞME VE AYDIN KAVRAMLARI ÇERÇEVESİNDE EDEBİYAT BAĞLAMINDA AYKIRI ESERLER VEREN ROMANCI/AYDINLAR Ahmet Hamdi Tanpınar, Yusuf Atılgan, Oğuz Atay,  İstanbul Bilgi Üniversitesi S.B.E. Y.L. Tezi, İstanbul.

Nurdan Gürbilek (2018). Mağdurun Dili, Metis Yayınları, İstanbul.

Oğuz Demiralp (2006). Satırlar Arasında Aylaklık, YKY, İstanbul.

Refik Durbaş (1988). “Aylaklık En Zor İş Ona Göre”, Cumhuriyet Dergisi, Sayı: 102.

Safa Enis Sağlık (2022).MODERN ÇAĞIN HASTALIĞI YABANCILAŞMA: HERMANN HESSE’NİN BOZKIRKURDU VE YUSUF ATILGAN’IN AYLAK ADAM ROMANLARININ KARŞILAŞTIRILMASI, Eskişehir Osmangazi Üniversitesi, S.B.E. Yayımlanmamış Y.L. Tezi, Eskişehir.

Turan Yüksel,  Eray Canberk, Aydın Hatipoğlu, Yusuf Çotuksöken, M. Sabri Koz (haz.) (1992). Yusuf Atılgan’a Armağan, İletişim Yayınları, İstanbul.

Yusuf Atılgan (2022). Aylak Adam, Can Yayınları, 14. Baskı, İstanbul.

Yusuf Atılgan (2020). Siz Rahat Yaşayasınız Diye, Can Yayınları, 3. Baskı, İstanbul.

https://www.trtizle.com/programlar/kelimeler-ve-seyler/kelimeler-ve-seyler-35-bolum-2132957
https://www.haberturk.com/yazarlar/muhsin-kizilkaya-2291/3472659-yusuf-atilgan-abdulbaki-golpinarli-william-faulkner

Ozan Sezer Yusuf Atılgan’ın “Aylak Adam”ı: Birey Görülmeyi Arzuluyor https://www.youtube.com/watch?v=re3FRV_wMj0 

https://www.youtube.com/watch?v=3DljRcu_7Iw Yusuf Atılgan İlhan Berk

https://tr.wikipedia.org/wiki/Flan%C3%B6r
https://www.milliyet.com.tr/kultur-sanat/tekinsizligin-yazari-yusuf-atilgan-1046252

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir